Suçunu Seven Adam: Sevan Nişanyan

Temmuz 31, 2015

Geçen ay İstanbul’da, halen hapiste bulunan Sevan Nişanyan için bir dayanışma toplantısı düzenlendi. Yüksek bir katılımla yaklaşık üç saat süren bu toplantıda, Nişanyan’ı ikinci defadır mahpusluğa götüren Şirince’deki mimarlık ve inşaatçılık serüveni konuşuldu; kendisini hapisten kurtarmanın yolları arandı, ama özellikle de, halihazırdaki hapishane koşullarının iyileştirilmesi için alınabilecek önlemler tartışıldı. Aldığı ceza türüne göre normal şartlarda açık cezaevinde bulunması gerekirken, kendisine yapılan bir yanlış karşısında susmadığı için, hücre hapsi de dahil olmak üzere, en ağır eziyetlerin uygulandığı kapalı bir cezaevinde tutulmakta şu anda Nişanyan.

İlginçtir ki, toplantı boyunca çok şey anlatıldı, çok şey konuşuldu ama, Nişanyan’ın tam olarak hangi suçtan mahkûm olduğu anlaşılamadı—hem de bizzat avukatının bazı açıklamalarına rağmen. Kaçak inşaat mı? Fekki mühür mü? Tarihi esere müdahale mi? SİT alanında inşaat yapmak mı? Ayrıntı gibi görünebilir ama, bunlar mahkeme süreçlerinde epey farklı sonuçlar doğurabilir. Ancak şu kadarı açık ki, Nişanyan bu ve benzeri adi suçların birinden—kimbilir, belki de hepsinden —mahkum oldu, siyasi bir suçtan değil.

Oysa Nişanyan’ı hapse götüren ceza ‘adi’ bir suça bağlı görünse de, esas nedenin siyasi olduğuna inananlar çok. Nitekim toplantıda, sözkonusu adi suçların birer ‘kulp’tan ileri gitmediğini, hatta Türkiye’de Nişanyan’dan gayrı bu suçlardan mahkumiyet giyip de içeri giren tek bir kul bulunmadığını söyleyenler oldu. Diğer taraftan, Sevanyan’ın başına ne geldiyse Ermeniliğinden geldiğini düşünenler de az değil. Hatta bir konuşmacı, Nişanyan hadisesini Ermeni soykırımının günümüze kadar uzanan tezahürlerinden biri olarak değerlendirmekten geri durmadı.

Hiç kuşkusuz, ortada ‘siyasi’ bir hadise var ama, bazı hususları netleştirmekte de yarar var. Bir kere, Nişanyan’ın bir istisna olduğu savı doğru değil: sözü edilen ‘adi’ imar suçlarından Türkiye’de çatır çatır yargılanan ve hapse düşen pek çok insan mevcut; bunlar arasında tanıdıklarım da var ve hiçbiri Ermeni veya herhangi bir ‘azınlık’ cemaatine mensup değil. Öte yandan, mimar Korhan Gümüş’ün de dikkat çektiği gibi, bu imar suçlarını işleyip de ceza almaktan kurtulan, mevzuatın boşluklarından, bürokrasinin yolsuzluklarından yararlanmayı bilen becerikli vatandaşların hiç az olmadığını, hatta çoğunluğu oluşturduğunu da teslim etmek gerekir. Gene bizzat tanıdıklarımdan biliyorum, bu becerikli vatandaşlar arasında Ermeni asıllı müteahhit ve emlak kralları da yok değil.

Ama belli ki, Nişanyan tüm girişimciliğine rağmen, bu becerikli, işbilir vatandaş kategorisine girmiyor. Belki yaptığı tek bir evle sınırlı olsaydı, işini ayarlayabilirdi. Fakat Şirince’de yaptıkları az buz değil: restore veya tadil edilen onlarca yapı, sıfırdan inşa edilen pek çok bina, bir kocaman kule, üstüne üstlük bir de anıt ‘kaya mezarı’. Yarı virane halindeki koca bir köyü ayağa kaldırmakla eşdeğer olan bunca işi kılıfına uydurup, ‘suçlu’ durumuna düşmeden gerçekleştirmek herhalde mümkün değildir Türkiye’de.

Hoş, meselenin işin büyüklüğü veya ölçeğiyle değil, estetiği ve güzelliğiyle ilgili olduğu söylenebilir. Zira çok muhtemeldir ki, Nişanyan eğer Şirince’yi ortadan kaldırıp yerine 10’ar katlı 10 adet kazık gibi tekdüze otel veya tesis dikmek için kolları sıvasaydı, SİT ve ruhsat türü kısıtlamaları daha başından ve kökünden çözerek çok daha hızlı yol alacaktı ve üstelik bu kadar da çile çekmeyecekti. Zira Türkiye’de bürokrasi ve mevzuat, ‘hacimli’ ve ‘çirkin’ olana, ‘ufak’ ve ‘güzel’ olana direndiği gibi direnmez; küçük yatırımcı veya işletmeciyi ezdiği kadar, büyüğünü ezmez. Tabii bunda, ‘büyük’ten gelecek olan nemanın rolü de en az estetik yoksunluğu kadar belirleyicidir.

Şu kadarı yeterince açıktır ki, Şirince’deki ‘meydan muharebesi’nin ağır hapisle sonuçlanmasında eğer siyasal bir etken aranacaksa, bu etkeni Nişanyan’ın Ermeniliğinde değil, doğrudan doğruya ‘dikkafalılığında’ aramak gerekir. Bilindiği gibi Nişanyan, yeminli bir bürokrasi düşmanıdır; ama sadece bürokrasiyi hedef almakla kalmayıp, genel olarak T.C. devletini ve tüm bir Cumhuriyet rejimini sorgulamış bir düşünürdür. Bu özelliğinde, kendi siyasi ve felsefi konumunu artık oralarda görmese de, geçmişte bulaştığı marksist kültürün hatırısayılır bir rolü olsa gerek.

Lâkin Nişanyan’ın sorgulayıcılığı yalnız T.C. devletine yönelik olmayıp, dinleri de kapsar; tabiatıyla, bu dinlerden yaşadığı toplumun hakim dini olan İslam da nasibini alır. Yakın zamanlarda ifade özgürlüğü bağlamında bizzat İslam peygamberi hakkında sarfettiği iğneleyici ve sıradanlaştırıcı sözlerin, onu sadece bir ‘devlet düşmanı’ olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir ‘din düşmanı’ haline de getirdiğini biliyoruz. Böylece, yalnız milliyetçilerin, ulusalcıların, devletçilerin değil, dincilerin de gözünde kolaylıkla bir nefret objesine dönüşebilen, bu nitelikleriyle de Türkiye’de ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranma şansı pek olmayan bir düşünürdür Nişanyan.

Nişanyan’ın bu sipsivri konumu, Şirince’de uyguladığı mimaride de fazlasıyla hissettiriyor kendini. Mimari anlayışının kendisinde elbette kışkırtıcı bir yön yoktur; tersine, yatıştırıcı, pastoral, geleneğe dönük, nostaljik boyutlarıyla dikkat çeken bir anlayıştır onunki; başka türlüsünü beklemek de pek doğru olmaz zaten. Ne var ki, mimariyi doğrudan siyasal mesajlar göndermek için kullanmakta, Nişanyan’ın hayli provokatif, üstelik çok eğlenceli bir yöntem geliştirdiğini görmek gerekir. Sözgelimi, ‘müstehcen’ bir el işaretini koca bir yapıya dönüştürmek, ya da bir yapı aracılığıyla ifade etmek: Şirince’nin ortasına diktiği ve şehvetle ‘Hodri Meydan Kulesi’ adını verdiği uzun taş yapı, tam da bu iş için yaptığı bir şeydir işte. Keza, köyün dışında kayaya oyduğu anıt mezar da böyle bir ‘nanik yapma’ ihtiyacının ürünü olsa gerek. Gerçi bu ‘nanik’, salt bürokrasi ve devlette yuvalanmış ‘cüceler’e karşı mı, yoksa daha genel, metafizik düzlemde ölüme karşı yapılan bir işaret midir, kestirmesi zor.

Bu noktada, Nişanyan’ın sıradan bir sivil itaatsizlik eylemini fazlasıyla aşan, düpedüz bir ‘başkaldırı’ mertebesine ulaşan bu gözükara ‘dikkafalılığı’nın nereden kaynaklandığı, hangi damardan beslendiği merak uyandırabilir. Hapisle sonuçlanan mahkumiyetinin Ermeniliğiyle ilgili olmadığını söyledik; peki acaba, bu ‘dikkafalılığı’nın, bu açık meydan okuma tavrının Ermeniliğiyle bir bağlantısı olabilir mi? Dikkafalılığın, hele Türkiye’de, Ermeniliğin asli bir unsuru olduğu söylenemez; tam tersine, olsa olsa kenarda durma, sesini yükseltmekten kaçınma, devletle iyi geçinme tarzındaki tavırların ve bu anlamda belirli bir ‘eziklik’ halinin Ermeniliği halihazırda daha iyi tanımladığı ileri sürülebilir. Hele bir de konu imar ve inşaat falansa! O alanda, ‘devletle iyi geçinme’, devlet katında ve belediyelerdeki iş takibini Ülkücü türü şahıs ve guruplara ihale etme noktasına bile varabilir rahatlıkla. Bunu yaptığını bildiğim bazı Ermeni asıllı müteahhitlerin, Nişanyan adını duyunca tüyleri diken diken olan ve en çok öfkelenen insanların başında gelmesi de bir rastlantı değil herhalde.

Gene de, Nişanyan’ın bu isyankâr duruşunun doğrudan değilse de dolaylı, girift bir şekilde Ermeniliğiyle bağlantılı olduğu düşünülebilir. Sözgelimi, bu isyankâr duruşun altında, pek çok başka saikle birlikte, kendi cemaatinin tam da bu ezikliğine karşı duyduğu güçlü bir tepkinin yattığı ileri sürülebilir. Burada spekülasyona girecek değiliz, ama biran için Ermeniliğiyle ilgili bu türden bir bağlantı gözönünde bulundurulursa, herhalde şu kadarını söylemek mümkündür: Nişanyan’ın devlete karşı meydan okuma hali, aynı zamanda, devletle ‘yapıcı’ bir diyalog kurmak ve ona derdini anlatmak isteyen, pozitif, barışcıl bir yaklaşıma karşı bir tepkiyi de ifade eder gibidir. Hrant Dink, tam da bu yaklaşımın bir virtüözüydü. Türk kamuoyuna olduğu kadar devletine de, başını hiç eğmeden, ama her fırsatta alttan alan mutedil diliyle, kendi toplumunun duygu ve taleplerini anlatmaya çalıştı. Fakat bu çabasının karşılığında ne bulduğunu biliyoruz. Derdini anlatmaya çalıştığı devlet tarafından ölümü sinsice hazırlanarak katledildiği yetmiyormuş gibi, onca mahkeme sürecine rağmen, ölümünü hazırlayanlara hâlâ ulaşılmış, dokunulmuş değil. Adaletin gün görmediği böyle bir ortamda, kavgadan uzak, en yumuşak huylu bir insanın bile ‘lânet olsun!’ deyip köprüleri atması işten değildir. Tabii bu lânet okuma hali, kendini el kol işaretleriyle ifade etme, ya da ‘nanik’ yapma gibi şekillere bürünebilir. Nişanyan’ın benzer hareketlerini de böyle bir tepkinin sonuçları olarak okumak mümkündür pekâlâ. Bu bağlamda, pekâlâ şunu da söylemek pek aykırı kaçmaz: Eğer Hrant Dink, Türkiye’deki Ermeni toplumunun bağrından çıkmış bir güvercinse, Sevan Nişanyan hiç kuşkusuz bir yırtıcı kuştur—bir atmaca, hatta belki bir kartal.

Bildiğim kadarıyla Nişanyan, Dink’ten farklı olarak, Ermeni toplumunun sorun ve taleplerine odaklanmış biri değil. Ermeni soykırımı konularına da—hiç değilse aynı ölçüde—girmişliği yok. Onu daha çok, turizmci kimliği ve Şirince’deki serüvenlerinin yanısıra, Türk diline yaptığı katkılar, Türkiye’deki siyasi rejime ilişkin analizleri ve son olarak dinler ve bilhassa İslam hakkındaki ifşaatları ile tanıyoruz. Bu özellikleri, Nişanyan’ı özgül Ermeni sorunsalından çıkarıp, daha genel bir düzlemde, Türk düşün hayatının tam ortasına yerleştiriyor. Dink, ister istemez tüm gücünü Ermeni tabusuyla uğraşmaya vermişti; Nişanyan, Ermeni meselesiyle doğrudan ilintili olmayan, ancak aynı derecede boğucu olan başka tabuları kendine hedef seçti. Bu tercihiyle, Türkiye’nin AA kulübüne girmekle kalmadı, bu kulübün en militan üyelerinden biri, hatta belki sesi çıkan tek üyesi oldu.

‘Anarşist’ ve ‘Ateist’ kelimelerinin baş harfleriyle anılagelen bu ‘kulüp’, hemen her toplumda eleştirelliğin, bireyselliğin ve özgürlük dürtüsünün en son mertebesini temsil eder. Bu uç mertebenin, siyaseten ne kadar doğru olduğu tartışılır, ancak konforlu bir konuma pek elvermediği yeterince açıktır. Genellikle eğitim düzeyi yüksek, seçkin ve tuzukuru kesimleri içeren AA çevresi, dünyanın hemen hiç bir ülkesinde siyasal bir ağırlığa sahip değildir; buna rağmen, hatta belki tam da bu nedenle, şimşekleri en çok üzerine çeken, zaman zaman en şiddetli baskı ve tacize maruz kalan insanlardan oluşur. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu baskıya göğüs germek kolay değildir; hele bugünün konjonktüründe ciddi cesaret ister. Türkiye’nin egemen tabularından olan devlete de dine de mesafe koyan cesur ezber bozucular, put kırıcılar yok değildir elbet. Fakat çoğu zaman bunlar, bir tabuyu deşerken bir başka tabuya yaslanmaktan yahut kendilerini bir şekilde o tabunun yanında bulmaktan sakınamazlar. Her iki tabuya birden karşı durmak, yalnız siyasi değil felsefi planda da bir bakıma havada, boşlukta kalmayı göze almayı öngörür ki bu da tanım gereği, AA kulübüne mahsus bir iştir. Tabiatıyla, tüm tuzaklarıyla birlikte, işin riski de, keyfi de, onuru da bu kulüptekilere aittir.

Tabii ‘AA Kulübü’ dediğimiz şey, bir metafordan ibaret. Dünyada varlığından bahsetmek mümkünse de, belki Şirince hariç, Türkiye’de mevcut olduğu veya olabileceği şüpheli. Ama olacaksa, Nişanyan’ın bu kulübün başını çekeceği ya da şimdiden fiilen çektiği, besbelli. Bu çok özgül anlamda da, Türkiye’de yalnız Ermeni asıllıların değil, tüm bir Türk aydın sınıfının onurunu temsil ettiği söylenebilir. Kırpıla kırpıla ülkenin ufacık, ‘marjinal’ bir unsuru haline gelmiş olmasına rağmen, Ermeni toplumunun hayatiyetini korumakta hâlâ nasıl direndiğini gösteren ilginç bir durum. Ege’nin bir dağ köyünde, Türk entelijensiyasının onurunu kurtaran bir adam, hem de ne tesadüf, bir Ermeni! “Türk intelijensiyasının onurunu kurtarmak bu adama mı kaldı!” diye alınan ya da öfkelenen çıkarsa, hatırlatmak gerekir ki ‘bu adamın’ kıymeti harbiyesi, düşüncesinin ağırlığından veya külliyatının hacminden ziyade, tabular karşısındaki konumlanışında yatmaktadır.

Ancak, dik duruşu ve eleştirelliğinden bahsederken, Nişanyan’ı hapse götüren uzun süreçte gözden kaçırılmaması gereken bir husus var. Yukarıda da değindiğim gibi, Nişanyan’ın fikirleri nedeniyle hapiste olduğu, hüküm giydiği ‘adi’ suçların onu içeri atmak için kullanılan birer ‘kulp’tan ibaret olduğu algısı hayli yaygın. Yani genel algı şu ki, Nişanyan fikirleriyle ortalıkta dolaşan bir huzursuzluk kaynağıyken, o kaynağı kurutmak üzere bir kulp bulunuyor ve bir hapis cezası çıkarılıyor. Nişanyan’ın devlet için bundan böyle artan şekilde bir huzursuzluk kaynağı olacağı muhakkak, ama sanırım işin başlangıcı farklı. Fi tarihinde, Amerika’da cinayet başta olmak üzere en ağır cürümleri işleyen Mafya liderlerini suçüstü yapıp bir türlü enseleyemeyen emniyet yetkililerinin, çaresiz kalınca sonunda onları vergi kaçakçılığı gibi bir suçtan kodese tıktıkları iyi bilinen bir hikâyedir. Vergi kaçakçılığı ciddi bir suç ama, bu hikâyede tam bir ‘kulp’ vazifesi görüyor. Oysa Nişanyan’a verilen ceza, işlemiş olduğu cürümlerden aranıp, hedeflenip de bir türlü suçüstü yapılamayan birine giydirilen göstermelik bir suça benzemiyor. Görünen o ki, Nişanyan o suçu seve seve işledi ve o suçtan içeride, başka bir şeyden değil. Kendisi de bir açıklamasında kendini aynı suçu işleyenlerden hiç ayırmadığını belirtiyor zaten. Arabayı atın önüne koymamak lazım. Nişanyan’ın ‘cürümleri’, o suçun üstüne sonradan gelen ayrı bir konu.

Bir insanın, basit bir imar suçunu ‘seve seve’ işlemesi için, ‘doğuştan suç eğilimli’ olması gerekmiyor. Doğuştan bir bürokrasi veya devlet düşmanı olması da gerekmiyor. Ama Türkiye’de hukuk ve yasalar, yok yere bir ‘suçlu yaratma’ makinası gibi çalıştığı için, pek çok insanın en masum, en gerekli, en meşru bir işe giriştiğinde bile kendini suçlu durumda bulması neredeyse kaçınılmaz bir kader gibidir. Nişanyan da bu kaderi paylaşanlardan biridir; onun tek farkı, ekstra bedeller ödemeyi göze alarak, bu kaderi ibretlik bir gösteriye dönüştürmüş olmasıdır.

Aslına bakılırsa, belki biraz aykırı kaçacak ama, Rakel Dink’in ‘bir bebekten bir katil yarattılar’ meyanındaki ünlü sözü, mecazi anlamda, Nişanyan’ın durumunu da anlatan bir sözdür. Şirince serüvenini Nişanyan’la başından sonuna kadar paylaşan (ve halen vasisi sıfatıyla onun adına konuşma yetkisi de olan) eski eşi Müjde Tömbekici’nin açıklamalarına kulak verilirse, gerçekten de, uysal bir vatandaştan nasıl kararlı ve azılı bir ‘imar suçlusu’ yaratıldığını görmemek zordur. Tömbekici, Şirince’deki ilk günlerinden bahsederken, oturdukları evde bir sundurmayı yenileme izni için bile devlet kapısında nasıl iki yıl beklemek zorunda kaldıklarından yakınır. Anlattıklarından, şöyle bir süreci tahmin etmek güç değil: Basit bir sundurma yenilemesinden başlayarak, daha kapsamlı onarım ve restorasyon çalışmaları için ruhsat almak üzere, Nişanyanlar önceleri bıkmadan usanmadan ilgili idari birimlerin kapısını aşındırırlar, kanunen ne yapmak gerekiyorsa yapmaya çalışırlar, fakat hiç bir sonuç alamazlar. Çalmadık kapı kalmayınca, erkek Nişanyan sert tepkiler vermeye başlar; kadın Nişanyan’ın onu frenleme çabaları ise pek işe yaramaz. Sonunda Sevan Nişanyan, izin-ruhsat beklemekten tamamen ümidini kesip, kolları sıvar, kafasındaki projeleri ardı ardına gerçekleştirmeye koyulur. Artık ipleri koparmış, deyim yerindeyse, zıvanadan çıkmıştır; o kadar ki, mahkemelerden gelen tebligatları açıp okumaya bile lüzum görmeden yırtıp atar. Bunun sonucu olarak, şimdiye kadar aldığı mahkumiyetlerin dışında, Nişanyan’ı gelecekte daha ne kadar mahkumiyetin beklediğini kendi avukatı dahi bilmemektedir bugün. Takipsiz kalan davaların bitiminde, Nişanyan şimdi öngörülenden çok daha uzun yıllar hapis yatma tehlikesiyle karşı karşıya.

Halihazırdaki yasalar çerçevesinde, bu vahim durumdan elbette öncelikle kendisi sorumludur. Nişanyan, bu sorumluluğu reddetmek şöyle dursun, âdeta bir misyon gibi üstlenmişe benziyor; üstelik, hapis yatma akıbetinden sakınmak yerine, neredeyse keyif alır bir hali var. Bu tavrında, daha önceki hapis dönemini verimli bir yazar olarak değerlendirebilmiş olmasının da bir rolü olsa gerek. Nazım Hikmet’in 1940’lardaki Bursa Cezaevi şartları günümüzün Türkiye hapishanelerinde artık büyük lüks oldu. Önceki döneminde Nişanyan’ın bu lüksün ne kadarına denk geldiği bilinmez; fakat bundan sonra benzer şartları bulabileceği çok şüpheli. Nitekim, avukatının çok yakında yaptığı son bir itiraza mahkemenin verdiği olumlu karara rağmen, Nişanyan’ın idarece hâlâ kapalı cezaevinde süründürülüyor olması iyiye alâmet değil. Orada değil internet gibi imkânları, kâğıt kalem bile bulması mucizedir herhalde.

Nişanyan’ın o şartlar altında başına bir şey gelirse, devletin büyük zeval altında kalacağı muhakkak. Onu en rahat şartlarda açık cezaevine nakletseler bile, hapis süresinin çok uzaması halinde, devletin gene ağır baskı altına gireceği kesin, zira konunun siyasallaşması ve bir noktadan sonra uluslararası platformlara taşınması kaçınılmaz. Yani devlet, “meselenin bu raddeye varmasından Nişanyan’ın kendisi sorumlu, idare ne yapabilir ki?” deyip, hiç bir siyasal bedel ödemeden işin içinden sıyrılamaz. ‘Devlet aklı’ diye bir şey varsa, hiç değilse bu kadarcık bir gerçeğin kavranmasını mümkün ve gerekli kılar. Bu durumda, devlet katında özellikle siyasal sorumluluk taşıyanların soruna bir çözüm arayışına girmeleri pek de şaşırtıcı olmaz.

Nitekim, yıllar öncesinden başlayarak, özellikle de Nişanyan daha ilk hapis dönemini doldurmaktayken, Şirince’de biriken problemlerin büsbütün kangrenleşmeden bir çözüme kavuşturulması doğrultusunda bazı üst makam sahiplerinden ara ara teşvik edici açıklamalar duyduğumuzu hatırlıyorum. Hatta, Nişanyan’ı girdiği kapandan çıkarmak için ilgili kamu birimlerinde çareler arandığı, ancak Nişanyan’ın ‘sabırsız’ ve ‘asabi’ tavırları yüzünden bir ilerleme kaydedilemediği, dahası, neredeyse trajikomik bir şekilde, konuyla yakından ilgili bir yetkilinin, “kendisine yardım etmeye çalışıyoruz, yol gösteriyoruz; ama adam rahat durmuyor ki kardeşim!” diye etrafa Nişanyan’dan yakındığı kulaklarımıza çalınmıştı.

Tabii bütün bunlar bir rivayet; doğru oldukları da hayli şüpheli. Ama doğru olsalar bile, bu saatten sonra benzer ‘yardım’ örneklerine rastlamak iyice zorlaşacağa benzer. Zira, Nişanyan’ın zaman içinde kamuoyundaki ‘hem suçlu, hem güçlü’ imajı epey pekişti. Yani, “hem kanun tanımaz devlet düşmanı, hem dinsiz, bir de üstelik Ermeni!” imajı. Böyle profile sahip birinin, Türkiye’de destekten çok köstek göreceği muhakkak.

Kaldı ki, en iyi şartlarda destek görmesi halinde bile, Nişanyan’ı bu cendereden çıkaracak çözümlerin nasıl bulunacağı belirsiz. Bir an için, meselenin siyasallaşmasını engellemek adına, özel konumundan ötürü kendisine devlet tarafından kararlı bir ‘pozitif ayrımcılık’ uygulandığını varsayarsak, Nişanyan’ın en azından hapishane koşullarının düzelmesini bekleyebiliriz—ki şu aşamada en hayati husustur. Ama Nişanyan’ın durumu halihazırda hukuken öyle bir arapsaçı görüntüsü veriyor ki, bürokrasi çarklarının lehine çalıştırılmasından—ya da aleyhine çalışmasının önlenmesinden—köklü bir çözüm beklemek pek gerçekçi olmaz.

Görünen o ki, Nişanyan’ı hapisten ve olası diğer mahkumiyetlerin pençesinden ancak bir af kurtarabilir. Türkiye’nin tepesinde cumhurbaşkanı yerine bir padişah ya da feodal bir pederşahi hükümdar bulunsaydı, sırf yarattığı güzelliklere bakarak, bu isyankâr kulunu affediverirdi. Lâkin hiç bir T.C. cumhurbaşkanı, biran için devletçe benimsendiği ve uygulandığı varsayılsa bile, pozitif bir ayrımcılığı resmiyete dökerek özel af yetkisini kullanmayı göze alamaz. Zaten, ölüm döşeğindeki hastalar için bile kılını kıpırdatmayan T.C. cumhurbaşkanları, af yetkilerini kullanmakta fevkalâde cimridirler. Hele bir de affedilecek hükümlü Nişanyan profilinde biriyse… Maazallah, yedi düvel üzerlerine gelse, bunu yapmaları sözkonusu değildir. Günün birinde, yerel mimari ve geleneklerin korunmasıyla ilgili olur da Nişanyan’a bir takım prestijli uluslararası ödüller verilirse, cumhurbaşkanının hiç değilse Türkiye’yi rezil olmaktan kurtarmak için bir harekette bulunması beklenebilir; ama o dahi düşük bir ihtimaldir.

Şu halde, Nişanyan’ın işi gelecekte çıkabilecek bir genel affa kalmış görünüyor. Genel af ise, şimdilik hükümetin gündeminde yok. Ancak hükümet, imar suçlarını da kapsayacak şekilde, adı konulmamış bir genel af sonucunu doğuracak belirli yasal düzenlemelere gidebilir (‘yasal düzenleme’den çok, ‘ince ayarlar’ ya da ufak ‘hukuk hileleri’ demek belki daha doğru. Bunun son bir örneği, tarihi eserlere izinsiz müdahale suçuna ilişkin 2863 sayılı yasaya geçen sene getirilen bir ‘ince ayar’ neticesinde, ciddi hapis cezalarıyla yargılanan pek çok insanın, nasıl olduğunu bile anlamadan beraat kararlarıyla karşılaşmalarıdır).

Hiç kuşku yok ki, Türkiye’de genel affın yolunu gözleyen geniş bir kesim var. Buna karşılık, bu ülkede iyice yozlaşmış bir tasarruf olduğu için, genel af fikrine itirazı hatta şiddetli alerjisi olan, muhtemelen daha da kalabalık bir kesim mevcut. Afların bugüne dek siyasi konjonktürün cilve ve anlık gereklerine göre çıkarılıp durduğu herkesin malûmu. Oysa bir genel af, popülist saiklerden bağımsız şekilde, ancak köklü yasal düzenlemeler eşliğinde çıkarılırsa anlamlı ve gerçekten yararlı olabilir. İllevelâkin, 30 yılı aşkın bir süredir 12 Eylül Anayasası’nın bile temelinden bir türlü değiştirilemediği bir ülkede, bunu beklemek abestir maalesef.

Genel afla gelen bir yasal düzenleme, elbette yasakların kalkmasını, sınırlamaların buharlaşmasını öngörmez. Özellikle Nişanyan’ın yargılanıp hüküm giydiği imar konularında, halihazırda varolandan da fazla yasağa ve daha teferruatlı sınırlamalara ihtiyaç duyulabilir. Ancak her yasak, beraberinde belirli bir sorumluluk getirir. Kamu otoritesi veya devlet, bir yasak koyarak vatandaşa neleri yapmaması gerektiğini söylerken, aynı zamanda neleri yapabileceğini de göstermek ve yapabileceklerine açıkça imkân tanımak durumundadır. Oysa bu, Türkiye’de nadiren tanık olduğumuz bir durumdur: bizde kamu yönetimi ve devlet, sık sık dile getirildiği gibi, yetkili fakat sorumsuzdur; yürüdüğü, nüfuz ettiği her yerde türlü yasaklar koyar, ardından bu yasaklar üzerine oturur, yayılır ve kımıldamaz. Tabiatıyla, koyduğu yasakların kısa sürede habire delinir hale gelmesi de bundandır.

Yasaklar üzerine bu oturma, hatta ‘yan gelip yatma’ durumu, Nişanyan’ı da girdabına çeken şu SİT alanları uygulamalarında çok net görülür. Yalnız Şirince’de değil, ülkenin hemen her yerinde bu uygulamalar şuna benzer şekilde gelişir: devlet önce, muhafazasına değer gördüğü bir doğa veya beşeri yerleşim sahasını SİT alanı ilan eder. Niteliklerine göre bunlar, ‘doğal’, ‘kentsel’ veya ‘arkeolojik’ SİT alanları olabilir. Devletin bu SİT kararları, genellikle fevkalâde isabetli ve alkışlanacak kararlardır, çünkü ilgili sahalarda kötü gidişata bir set çekme amacını taşırlar. Öncelikli amaçları, bu sahalardaki her türlü gelişimi durdurmak, bir bakıma derin dondurucuya kaldırmaktır.

Ne var ki, bazı doğal ve arkeolojik SİT alanlarının ‘ebediyete kadar’ birer kartpostal şeklinde korunması belki arzulanır bir şeydir ama, değişimin esas olduğu bir evrende ne kadar mümkündür, tartışılır. Hele köy gibi veya kent parçaları gibi üzerinde insan yerleşimleri bulunan SİT alanları için bunu tasavvur etmek dahi imkânsızdır—üstelik, anlamsızdır da. O bakımdan bu tür alanlar için alınan SİT kararları temelde geçici ve şartlı kararlardır: devlet, bu kararları almakla kötü bir yapılaşmayı daha iyi, daha dengeli bir yöne çekmeyi amaçlar. Kuşkusuz bu, ciddi bir planlama ve mühendislik çalışması gerektirir; böyle bir çalışma ise belirli bir hazırlık süresi ister. İmar hareketlerini dondurmayı öngören tüm yasaklar, bu süreyi kazanmak için alınan önlemlerdir. Bu sürenin ise, ilgili alanda yaşayanların haklarını gasp etmeyecek, sabırlarını taşırmayacak makul bir zaman aralığıyla sınırlı olması lâzımdır.

Şu halde bir bölgenin SİT alanı ilan edilmesi, o bölgenin ‘muhafaza altına’ alınmasının sadece ilk adımıdır; esas iş ondan sonra başlar, çünkü esas olan, SİT’le birlikte gelen yasakların uygulanabilir kılınmasıdır ki bu da, çeşitli kural ve verilerle içlerinin doldurulması demektir. Nitekim daha SİT kararları alınırken, derecelendirme yapılarak bu doldurma işlemi başlar: 1inci, 2inci ve 3üncü derece SİT’ler için farklı farklı imar normları ve kuralları belirlenir. Ama iş bununla kalmaz; ardından, 1/5000’lik, 1/1000’lik planların hazırlanması türünden daha detaylı çalışmaların gelmesi gerekir. İlgili SİT alanının niteliği ve kapsamına göre değişmekle birlikte, kamu düzeni iyi çalışan gelişmiş ülkelerde bu çalışmalar genellikle 6 ay ile 1 sene içinde tamamlanır. Kamu yönetimi hantal olan ülkelerde ise bu süre uzun yıllara hatta onyıllara yayılabilir ve çalışmalar gene de tamamlanamayabilir. Türkiye’de de durum budur (Kurulduğundan bu yana 90 yıl geçmesine rağmen, TC’nin bizzat kendi kadastrosunun ancak son bir kaç yıl zarfında tamamlanabildiği hatırlanırsa, çok da anlaşılır bir durum). Bu çalışmaların bitirilememesi ise, vatandaşa imarla ilgili en ufak bir ihtiyacı için bile ruhsat verilememesinin başlıca gerekçesini oluşturur. Çok muhtemeldir ki, Nişanyan yıllar önce bir sundurma izni için başvurduğunda da bu tür bir gerekçeyle karşılaşmıştı. Ve gene pek muhtemeldir ki, onun yerine devlet kapısına şimdi kim gitse, aynı gerekçeyle karşılaşacaktır.

Tabii şurası açıktır ki burada sözünü ettiğimiz türden çalışmalar, belirli bir maddi yatırım, bir bütçe ve yetkin kadrolar ister. Çok pozitif bir yaklaşımla meseleye bakılırsa, sözkonusu çalışmaların uzun yıllar yerinde sayması ve ilerleyememesi, bu maddi yetersizliklerle açıklanabilir. Ya da, sık sık yapıldığı gibi, gene maddiyat üzerinden gidilerek, fakat tamamen negatif bir yaklaşımla, çalışmaların devlet kapısını bir rant ve rüşvet kapısı olarak muhafaza etmek amacıyla bilhassa askıda bırakıldığı düşünülebilir. Kuşkusuz bütün bunlarda bir gerçek payı vardır, ama asıl nedeni sanırım Türkiye’de dengesi bir türlü tutturulamayan devlet-birey ilişkisinde aramak gerekiyor. Hepimizin çok iyi bildiği gibi bu ülkede devlet, işlediği ağır cürümlerin hesabını vermek şöyle dursun, imar gibi çok daha sıradan, gündelik konularda bile herhangi bir sorumluluk nosyonuyla hareket etmez. Örneğin, vatandaşının haklarını kısıtlayan bir yasak ortaya koyar ve vatandaşından da bu yasağa uymasını beklerken, karşılığında vatandaşa hizmet götürmek için bir mükellefiyet üstlendiğini görmez veya hatırlamaz. Karşılıklı görev ve sorumlulukların denkleştiği bu cinsten bir ‘toplumsal sözleşme’ kavramı, Türk hukuk sistemine girmiş olsa da, devletin işleyiş felsefesinde pek mevcut değildir. Bu şartlarda, devletin kamu yararını açık şekilde gözettiği en olumlu tasarruflarının bile, bürokrasinin insanlar üzerinde kurduğu birer baskı ve tahakküm aracına dönüşmesi çok kolaydır.

Türk toplumu içinde, insanların talep ve ihtiyaçlarına daha duyarlı bir devlet beklentisinin son zamanlarda giderek arttığı, hükümetlerin de bu beklentileri karşılamak için daha bir gayret sarfettikleri söylenebilir. Gene aynı konudan bir örnek vermek gerekirse, yanlış hatırlamıyorsam son Ecevit hükümeti döneminde SİT mağdurlarını gözeten bir yasa çıkmıştı. AKP döneminde, başka bir yasanın çatısı altında, bu mağduriyeti önleyecek tedbirler arttırıldı. ‘Takas kanunu’ diye bilinen bu yasaya göre, hiçbir imar hakkı verilemeyen 1. Derece’deki SİT alanlarında arazisi bulunanlar, isterlerse arazilerini başka eşdeğer hazine arazileriyle değiş tokuş etme ve böylece hapsoldukları SİT bölgesinden kurtulma olanağına sahipler. Salt mülkiyet haklarının korunmasıyla sınırlı kalmasına, üstelik maddi altyapısının yetersizliği yüzünden uygulanabilirliği de hayli sınırlı olmasına rağmen, ‘takas kanunu’, özünde vatandaş haklarını tanıyan, en azından yukarıda işaret ettiğim ‘toplumsal sözleşme’ nosyonuna uygun düşen bir adım olarak yorumlanabilir.

Ne var ki, kökü bir bakıma yüzyıllarca geriye inen alışkanlıkların kırılması kolay değil. Nitekim, ‘devlete karşı millet’ düsturuyla ortalara çıkan ve bundan hâlâ prim toplayan AKP hükümetinin bile, iktidara yerleştikçe nasıl ‘devletçi’ refleksler vermeye başladığını, kaşıkla verdiği her özgürlüğü kepçeyle nasıl geri aldığını, giderek hızlanan bir süreç içinde, an be an izlemekteyiz. Bunun konumuzla bağlantılı son bir örneği de, AKP iktidarının koruma kurullarının sayılarını ve verimliliklerini arttırma bahanesiyle, yapılarını değiştirme ve doğrudan kendi denetimine sokma çabalarıdır. Bilindiği gibi, koruma kurulları SİT’lerin oluşumunu ve akıbetini belirleyen, bağımsız mahkemeler gibi çalışan kurumlardır. Hükümetin bunlara dokunması, tüm denetimi kendinde toplama eğiliminin bir göstergesidir kuşkusuz; ve yargıya dönük müdahalelerinin bir veçhesi sayılabilir.

Önümüzdeki dönemde, hükümet olur da imarla ilgili yasal bir düzenlemeye giderse, ondan nasıl bir hayır çıkacağı meçhuldür. Burada böyle olası bir düzenlemenin girdisini çıktısını tartışacak değiliz. Ancak ister istemez bazı sorular akla geliyor. Bizi burada ilgilendiren özgül konuya dönersek, sözgelimi, bu yeni düzenlemede ruhsat vermeye yetkili birim ve kadroların sorumlulukları ne olur? Vatandaşın başvurusunu makul bir sürenin sonunda savsaklamaya devam ettikleri takdirde, bunun onlara yansıyan somut bir müeyyidesi olur mu? Verilmesi zorunlu olan ancak verilemeyen bir hizmetten doğan zarar ve mağduriyetin bedelini ödeme yükümlülüğü vatandaşa mı aittir, devlete mi? Çok benimsediği ‘milletin hizmetkârı’ sıfatına rağmen, AKP hükümetinin bu sorulara vatandaş lehine çözüm getiren bir yasayı çıkartmasını beklemek pek gerçekçi değil. Böyle bir yasa veya yasa maddesi, temel meselelerin arasında ufacık bir ayrıntı sayılabilir, ama icabında tek bir ayrıntı, Nişanyan’ın hapisten çıkmasını sağlayabilir; ya da en azından, tekrar tekrar hapse girmesini önleyebilir.

Özgürlüğüne kavuşuncaya kadar, ‘Nişanyan hadisesi’nin gündemden hemen hiç düşmeyeceği besbelli. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu hadisenin Nişanyan’ın Ermeniliği, ateizmi, anarşizmi vs. üzerinden siyasallaştırılacağı da apaçık. Fakat aslına bakılırsa, meselenin gerçek siyasal boyutu Nişanyan’ı hapse götüren ‘adi’ suçun kendisinde gizli. Çünkü bu suçu, devletin –ister Ermeni olsun, ister Kürt, ister Türk– tüm vatandaşları üzerinde sürdürdüğü baskı ve tahakkümün bir sonucu olarak okumak pekâlâ mümkün. Bu durumda, ‘siyasi’ ile ‘adi’ suçlar arasındaki alışıldık çizginin iyice belirsizleşmesi ve Nişanyan’a yüklenen suçun siyasal bir nitelik kazanması kaçınılmaz. Nişanyan’ın o suçu “çıkarsam gene işlerim” diyecek kadar sahiplenmesinde de bu gerçeğin bir payı olsa gerek. Zira insan, ancak siyasi bir suçu işlemeye bu kadar kararlı ve azimli olabilir.

Açık Gazete  26 Nisan 2014

AKTİVİZM DERSLERİ

Ağustos 29, 2013

Aklımda epey yer etmiş olmalı ki, hâlâ teferruatıyla hatırlıyorum: bundan birkaç yıl önce, Kanada’nın hayli kuytuda kalan Halifax şehrinin kuytu bir köşesinde küçük bir öğrenci topluluğu, dünyadaki gıda rejimine ve açlığa karşı ellerinde pankartlarla bir yürüyüş yapmıştı.  Normal şartlarda pek ilgi çekmeyecek bu yürüyüş dikkatlerden kaçmamış, ulusal medyaya da yansımıştı, çünkü Halifax’daki Dalhousie Üniversitesi’nde verilen ‘uygulamalı’ bir dersin gereği olarak yapılmıştı.  Adı düpedüz ‘aktivizm’ olan bu ders, öğrencileri aktivizmin kuram ve tarihi ile tanıştırmak kadar, onları bilinçli ve etkili eylemlerde bulunmaya teşvik etmeyi amaçlıyordu. 

Dersin üniversite müfredatına alınmasına fakültede itirazı olanlar yok değildi.  Bazı öğretim üyeleri, adı ‘aktivizm’ olan bir dersin, ister istemez belirli ideolojik saplantıları, türlü radikal akımları hatta doğrudan doğruya şiddeti çağrıştırabileceğini öne sürmüşlerdi.  Gerçekten de, aktivizm dersi fikri aslında Kanada’da pek de yeni değildi ve Ottawa Üniversitesi’nde Denis Rancourt’un sonradan müfredattan kaldırılan aktivizm seminerlerinin başına geldiği gibi, geçmişteki bazı benzer nitelikteki derslerin bir kısım öğrencisinin çeşitli bombalama ve şiddet eylemlerine bulaştığı henüz unutulmamıştı.

Dalhousie Üniversitesi’ndeki aktivizm dersinin sahibi ve hocası  Prof. Robert Huish, dersi açma talebinin öğrencilerden geldiğini belirterek, bu itirazlara karşı şu minvalde bir açıklama getirmişti:  “Öğrenciler seslerini nasıl duyurabileceklerinin yolunu yordamını bilmek istiyorlar.  Yani bir iletişim arttırma talepleri var.  Ben bu dersi, bu iletişim arayışını kolaylaştırmanın bir aracı olarak görüyorum.  İletişimi arttırmanın en önemli koşulu, aklı şiddetten ayırmaktır.  Aktivizmin kötü anlarını, iyi anlarından ayrıştırma işi, bu dersin nihai hedefidir.  Öğrencilerin, analiz gücünü kullanarak, bir eylemin niçin istenen bir mesajı iletemediğini anlamaları, iletememe nedenlerini X, Y, Z olarak ortaya koyabilmeleridir önemli olan.  Sözgelişi bir yürüyüş, eylemin en dikkat çeken tezahürlerindendir ama, bir parlamento üyesine mektup yazmak, düzgün bir basın duyurusu hazırlamak ya da bir gösteri izni almak da, o eylemin vazgeçilmez öğelerini oluşturur.  Tüm ders notunun %15’ine karşılık gelen de bu öğelerin tamamıdır, yalnızca yürüyüş değil.  Nitekim yürüyüşe katılmak mecburi değil, isteğe bağlıdır”(Globe and Mail, 9/12/2010).

Prof. Huish’in bu açıklamalarıyla, aktivizm dersinin müfredata girmesi büyük bir dirençle karşılaşmamıştı.  Üstelik yalnız fakülte içinden değil, toplumun değişik kesimlerinden de destek görmüştü.  Hatta Halifax emniyet yetkilileri dahi, başıbozuk bir gurupla karşılaşmaktansa bilinçli bir aktivist kitleyle uğraşmayı yeğlediklerini belirtmişlerdi.

Tabii bambaşka açılardan aktivizm dersi fikrine şüpheyle bakanlar, ters tepki gösterenler de pek az sayılmazdı.  Aktivizmi üniversiteye yakıştıramayanlar kadar, üniversiteyi aktivizme ‘yakışık’ bulmayanlar da vardı.  Prof. Huish, aktivizmin üniversiteye çok yakıştığını, nitekim tarihte en başarılı sosyal hareketlerin kampüslerde yeşerdiğini söylüyordu.  Abartılı da olsa, bu gözlemde bir gerçek payı bulunabilir.  Prof. Huish ayrıca, aktivizm dersinin yurttaşlık bilincini yükselteceğini, bu dersin aslında genişletilmiş bir “yurttaşlık bilgisi” dersi olduğunu söylüyordu ki, kuşkusuz çok doğru.  Fakat Prof. Huish, aktivizmin öğretilebilir, dersi verilebilir bir faaliyet türü olduğunu da savunuyordu.  İşte bu noktada, en hafifinden tereddüte düşmemek zordu.

Zira aktivizmin, müesseselerin en ‘açık’ biçimlerinden biri sayılan üniversiteler de dahil olmak üzere, hiç bir müesseseyle bağdaşmayan bir boyutu olduğu muhakkak.  Nitekim, itirazların en sık dile geleni şuydu:  “Aktivizmin dersi mi olurmuş!  Aktivizm öyle bir şey ki, sadece yapılır; konuşulması onu ertelemekten, ötelemekten, bir bakıma yok etmekten başka bir şeye yaramaz”.  Gerçekten de, aktivizmde kendiliğindenci dinamiklerin, öngörülemezliklerin ve belki de herşeyden önce öfkenin dizginlenemez gücü saklıdır.  Bu açıdan bakıldığında, özellikle Amerika’da bol örneklerini gördüğümüz ‘yaratıcı yazarlık’ (‘creative writing’), ya da türlü ‘bilinç yükseltme’ (‘consciousness raising’) derslerinde kolaylıkla sezilen beyhudelik duygusu, pekâlâ aktivizm dersi fikrinde de kendini hissettirebilir.  Bu anlamda aktivizm dersleri, öğrencilerin en kıymetli cevheri olan heyecan ve öfkenin sinsice yahut farkına varılmadan törpülendiği bir mecra olmanın ötesine gidemeyebilir.  Dahası, ‘dalgacılar’la ‘inekler’ arasındaki ayrışmayı pekiştiren bir boyutu da olabilir bu mecranın. 

Nitekim bazı müstehzi yorumcular, kimi heyecanlı öğrencilerin yurttaşlık sorumluluğu adına aktivizm türü ‘beyhude’ derslerle oyalanırken, kimi atom karıncaların matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp gibi ‘esas’ derslere yoğunlaşarak eşik ve sınıf atladığını diline dolamıştı (Bu atom karıncaların başında, “harıl harıl ders çalışmaktan ve en iyi notlarla sınıf geçmekten başka birşey düşünmeyen” Çin ve Asya kökenli öğrenciler vardı kuşkusuz).  Bazı başka yorumcular da, çoğu ‘sıkı’ aktivizm öğrencisinin, bilimsel veya ‘pozitif’ alanlarda dikiş tutturmak şöyle dursun, ülkenin daha geniş politik hayatından bile bihaber olduğundan, seçimlere ve daha konvansiyonel politik süreçlere dahi doğru dürüst katılmadığından, genellikle de kendi gettolarında demlenmeyi yeğlediğinden dem vurmuştu.

Doğrusu, konunun bu yorumcuların kestirip attığı kadar basit olmadığını görmemek zordu.  Eğer okulda illaki bir ‘yurttaşlık bilgisi’ dersi olacaksa, bunun öncelikle bir ‘aktivizm dersi’ olarak kurgulanması hiç de kötü görünmemişti bana.  Üstelik, bazı Wall Street protestocularının kendileriyle yapılan söyleşilerde, okullarda aktivizm dersi verilmesinin protesto hareketlerine katkı sağlayacağını söylemeleri ve bu yönde bir ihtiyaç belirtmeleri de ilginç gelmişti.  Aktivizm tarihi ve sosyolojisi üzerine çalışan ve Prof. Huish’in girişimini hararetle destekleyen bir başka profesör,  Jacqueline Kennelly, bir konuşmasında aktivizmin sadece öğretilebileceğini değil, mutlak surette öğretilmesi gerektiğini savunuyor ve şöyle diyordu:  “Aktivizmin bir ilham dalgası gibi ruhun derinliklerinden fışkırdığı, yahut âdetâ bir vahiy gibi yoktan varolduğu fikri gerçeklerle pek uyuşmuyor.  Aktivizme dair bu kendiliğindenci algı, aşılmış ve hayli romantik bir yaklaşımın ürünü”.

Diğer taraftan, aktivizm dersi düşüncesini dikkate değer bir husus olarak görmekle birlikte, ilk duyduğumda iyice yadırgadığımı anımsıyorum.  Çünkü nihayetinde ben de aktivizm kavramını herhangi bir ders veya müfredat fikriyle kolayca bağdaştıramayanlardandım, hâlâ da öyleyim.  Bu hesapla, benim de ‘romantik ekol’e dahil olduğum açık.

Son zamanlardaki başarılı ve ses getiren protesto eylemlerini düşündüğüm zaman, aktivizmin derslerle kotarılacak bir iş olmadığı yönündeki inancım daha da pekişiyor.  Bu eylemlerin sonuncusu ve belki de şahikası, Gezi’de yaşananlardı kuşkusuz.  Ülkenin tarihinde bir çığır açan ve Türkiye’yi demokrasiye bir katkı öğesi olarak ilk defa dünya gündemine oturtan Gezi eylemleri hakkında daha şimdiden çok şey yazıldı, çizildi; arkası da mutlaka gelecek, çünkü ne kadar konuşulsa, önemsense yeridir.  Burada Gezi eylemlerinin değerlendirmesine girecek değilim, ancak olayları asgari bir serinkanlılıkla okuma becerisi gösterenlerin buluştuğu ortak bir nokta var ki, onu da vurgulamakta yarar var: Gezi olayları, sonradan ne kadar oraya buraya çekilmeye çalışılırsa çalışılsın, özünde güdümsüz ve öndersiz bir hareketti; başlıca karakteristiği de, öndersizliği kadar, kendiliğinden, spontane niteliğiydi.  Zaafları kadar esas gücü de, malum, bu niteliğinde gizliydi.

Gezi-öncesi dönemdeki türlü protesto eylemlerinde sönük ve tekdüze sloganlarla karşılaştığımız zaman, arkadaşlarımla birlikte kendimizi bazen ne kadar çaresiz hissettiğimizi hatırlıyorum.  Hele sloganların hecelendiği detone sesler kulağımıza çarptıkça, “şu protestocu çocuklar bir müzik eğitiminden, hiç değilse bir şan dersinden geçse ne şahane olur” diye aramızda şakalaştığımızı, hatta kimimizin, aktivizm dersleriyle donanmış cıva gibi bir protestocu kitlesinin meydanları şenlendirmesini içeren fanteziler kurduğunu çok iyi hatırlıyorum.

Ama işte, bütün o fanteziler Gezi’de fazlasıyla gerçek oldu.  Ne var ki, orada tanık olduğumuz zeka pırıltısı, mizah inceliği, nağme zenginliği, tam da Prof. Kennelly’nin dediği şekilde, bir vahiy gibi inmişti âdetâ.  Gezi’yi Gezi yapan bu öğeler, herhangi bir dersin hele de bir aktivizm dersinin ürünü hiç değildi.  Bu zaten teknik olarak mümkün değil, çünkü Türkiye’nin hiç bir okulunda aktivizm dersi kavramına yaklaşabilecek herhangi bir şeyin esamesi okunmaz.  Düşünüyorum da, böyle bir şey mümkün olsaydı ve Gezi’nin ön saflarında yer alanların önemli bir bölümü herhangi bir aktivizm dersi görmüş kişilerden oluşsaydı, acaba sonuç aynı olur muydu?  Polisin ve hükümetin Gezi’yi çok kötü yönettiği açık, fakat Gezi de acaba polis ve hükümeti bir şekilde yönetmenin ya da yönlendirmenin yolunu bulabilir miydi?  Hiç bir dersin eksik olan bir önderliği ikame etmesi elbette mümkün değildir ama,  ders sıralarında öğrenilmiş bazı yetilerin olayların akışını etkilemekte hiç bir rolü olamaz mıydı acaba?  Buna karşılık,  ‘mektepli’ protestocular gerek Türk gerek dünya kamuoyunun gönlünü fethetmekte ‘alaylı’ protestocular kadar başarılı olabilirler miydi?  Bir takım değişik beceriler edinmiş bu mekteplilerde, aynı heyecan ve pırıltıya rastlayabilir miydik acaba?  Ne kadar tartışılsa, yanıtları herhalde hep meçhul kalacak sorular bunlar.

Ancak, protesto eylemleri çoğunlukla başta devlet olmak üzere örgütlü güçlere ve kurumlara karşı yapıldığına göre, bu eylemlerin en ‘spontane’ olanlarının dahi asgari düzeyde bir örgütlülük gerektirdiği su götürmez.  Bu açıdan bakıldığında, aktivizmin bir ‘ruhu’ olduğu kadar, hesabı-kitabı, belirli bir lojistiği—yani ‘maddesi’ de vardır şüphesiz.  Yalnızca bir sanat değil, aynı zamanda bir zanaat, hatta bir bilim olarak tanımlanabildiği ölçüde, aktivizmin ders sıralarında öğretilebilir bir boyutu olduğu düşünülebilir.  Prof. Huish’in müfredata soktuğu ve okulda geliştirmek istediği de, aktivizmin bu boyutu olsa gerek.

Sonuçta, aktivizm dersleri günün birinde Türkiye’deki üniversitelerde de verilmeye başlarsa, hiç fena olmayabilir; en azından görüntüsü herhalde pek hoş olur.  Ama tabii o güne daha çok var; üstelik, ufuktaki o gün yaklaşmak yerine gitgide uzaklaşmakta sanki. 

Lâkin, aktivizm derslerine olan ihtiyacın artık Türk toplumunda da hissedildiğine ilişkin güçlü emareler mevcut.  Bu ihtiyacı teoride topluma öncülük etmesi beklenen üniversiteler yerine başka kurumların ve sivil toplum örgütlerinin karşıladığı anlaşılıyor.  Örneğin son yıllarda BDP akademilerinde, sivil itaatsizlik ve “şiddet içermeyen eylemler” üzerine çeşitli dersler verildiğini duyuyorduk.  Geçenlerde bu tür istihbaratı güçlü olan Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu, benzer derslerin, Alevi ve Kürt tabanına dönük olarak bazı derneklerde de “harıl harıl” verildiğini yazıyordu (07/08/2013).  Tabii bu dersler nedir, neye benzer, ayrı bir konu.  Bunların Prof. Huish’in öngördüğü akademik format ve içerikle pek alâkası olmadığını kestirmek zor değil.  Ama kimbilir, ‘aktivizmin ruhu’ denen bir şey varsa,  belki de asıl bunlarda mevcuttur.

 

13/08/2013  Birikim Güncel

KANAL İSTANBUL: YOKSA GERÇEKLEŞECEK Mİ?

Mart 11, 2013

Kanal İstanbul projesini ilk duyduğumda, bir seçim balonu olduğunu düşünüp pek ciddiye almamıştım.  1990’lı yıllarda, benzer bir fikir Bülent Ecevit tarafından da ortaya atılmış, ancak tartışılmasına dahi fırsat kalmadan buharlaşıvermişti.

Ne var ki, şu aralar gündemi dolduran onca projenin arasında, Kanal İstanbul’un hâlâ belirgin bir yer tuttuğunu görüyor, hatta resmi ağızlardan yakında ihalesinin yapılacağını duyuyoruz.  İhale şartları açıklandığında daha iyi anlayacağız, fakat ilk başlarda 10 milyar dolar civarında rakamlar telaffuz edilirken, proje maliyetinin 50 milyar doları bulacağı hatta geçeceği yönünde tahminler var bugün.

Dayandığı güçlü iktidara bakarak, AKP hükümetinin nelere muktedir olduğunu görebiliyordum, ama görünürde hiç bir ekonomik rasyonalitesi olmayan bu “çılgın proje”nin gerçekleşeceğine ihtimal vermemiştim.

Nedeni basit: Karadeniz’den Marmara’ya süper tankerlerin geçebileceği genişlik ve derinlikte kanal kazmanın gerektirdiği yatırım o kadar devasa ki, bu boyutta bir yatırımı ancak mutlak bir alternatifsizlik açıklayabilir.  Eğer gemileri koca kıtaları dolaşıp fazladan on binlerce mil yapmaktan kurtaracaksa, onlarca hatta yüzlerce milyar doları ortaya döker kanalın her türlüsünü kazarsınız—zamanında Panama’da veya Süveyş’te yaptıkları gibi.  Ama 50 kilometre ötesinde aslı dururken, ikinci bir boğaz yaratmaya kalkışmak aklın kolayca alacağı bir iş değil.  Gerçi, ta Kanuni döneminden başlayarak, tarihte pek çok kez çeşitli suyolu projeleriyle ilgili beyin jimnastiği yapıldığı biliniyor; ama ekseriyeti esasen askeri olmak üzere, bunların boyutları, hesapları ve amaçları çok farklıydı.

Hatırlanacağı gibi, Kanal İstanbul projesi son seçimler arifesinde ilk açıklandığında, başlıca gerekçesi İstanbul Boğazı üzerindeki tanker trafiği yükünü azaltmaktı.  Doğrusu, fikir hiç de fena değil; bu yükü azaltmak için, özellikle de şehir için büyük tehlike arz eden yakıt taşımacılığını başka bir kanala yöneltmek için büyük bedeller ödemeye değer.  Ama bunun bir denizden öbürüne kanal açmak yerine petrol boru hatları döşemek gibi daha ekonomik yolları var.  Ayrıca, Kanal İstanbul’un kendini amorti edecek bir gelir potansiyeli olup olmadığı da meçhul.  Uluslararası antlaşmalarla eli kolu bağlı olan Türkiye’nin, tankerleri Boğaz’dan alıkoyup zorla başka bir kanala yöneltmek gibi bir şansı yok.  Boğaz önlerinde biriken tankerlerin beklememek için kendi tercihleriyle yeni kanalı kullanacakları, üstüne bir de dolgun geçiş ücretleri ödemekten kaçınmayacakları ise iyimser bir varsayımdan ibaret.

AKP’nin pek çok projesi gibi, Kanal İstanbul’un da ilân edilenden çok başka amaçlara yönelik bir “rant projesi” olduğunu düşünenler az değil.  Eğer “rant”tan kastedilen, birilerinin bu projeden iyi paralar kazanacağı ise, kapitalist bir düzende yaşadığımıza göre, bundan başkasını beklemek abes elbette.  Ama en koyu kapitalist düzende bile, her projenin maliyetiyle karşıladığı ihtiyaç arasında tanımlanabilir bir orantı aranır.  Hiç değilse, minareye uyacak bir kılıf bulunması beklenir.  Kanal İstanbul’a her türlü kılıfın dar geldiği ortada.

Tabii burada kastedilen “rant”,  sadece projenin yandaş yüklenicileri ve takipçilerinin kazançlarıyla sınırlı değil.  Bunların ötesinde, çok daha büyük bir toprak spekülasyonu, bir büyük şehir rantıdır akıllara gelen.  Projeye kuşkuyla bakanların kimine göre, Kanal İstanbul’un asıl değeri, oradan çıkacak hafriyatta yatmaktadır:  kanal inşaatı vesilesiyle ortaya çıkacak milyonlarca ton hafriyatla Karadeniz yahut Marmara’da –veya her ikisinde de—adalar, yarımadalar oluşturulacak, bunlar üzerinde de yeni yerleşimler kurulacak, şehirlere şehirler katılacaktır.  Asıl rant, projenin bu aşamasındadır.

Bu senaryoyu (ve benzerlerini) “çılgınca” diye geçiştirme lüksüne sahip değiliz maalesef.  Çünkü projenin kendisi gerçekten de yeterince “çılgın”.  Lâkin, sırf rant yaratma perspektifinden bakılsa bile, adalar şeklinde ilave toprak üretmek için kanal kazma fikri pek anlamlı görünmüyor.  Bu, Dubai gibi toprağı çok sınırlı küçük bir ülke için cazip olabilir ama, İstanbul için ne kadar anlamlıdır acaba?  İstanbul’un taşı toprağı altındır, doğru; fakat şehrin yüz kilometrelik periferisi dışına çıkıldığı zaman, her türlü yayılmaya müsait nispeten ucuz arazi fazlasıyla mevcuttur.  Fantazi adaların İstanbul’un uzağında değil, hemen yanıbaşında kurulacağı varsayılsa bile, bu yakınlıktan elde edilecek rantın, işin toplam maliyeti karşısında devede kulak kalma ihtimali hiç de az değil.  Diğer taraftan, Karadeniz’in daha şimdiden sahil otoyolunu nasıl kemirmeye başladığı anımsanırsa, denizlerde yoktan ada var etmenin içerdiği  teknik riskleri göz ardı etmek de o kadar kolay değil.

İşte bu tür mülahazalarla Kanal İstanbul’un seçim sonrası  rafa kalkacak ve unutulup gidecek projelerden biri olduğunu umarken, geçenlerde Herald Tribune’da karşılaştığım bir haber üzerine, işin pek de şakası olmadığını farkettim.  Gazetenin 9-10 Şubat nüshasında çıkan bu habere göre, Azerbaycan’ın süper zenginlerinden İbrahim İbrahimov, Bakü sahillerinin karşısında “Hazar Adaları” markasıyla, elli beş parçadan meydana gelen bir takımada oluşturmak üzere kolları sıvamış durumda.  Birkaç tanesi halihazırda su üstüne çıkmış bulunan bu adalarda, 800,000 kişinin yaşaması planlanıyor ki bu da neredeyse tüm Bakü’nün yarısı kadar bir nüfus demek.  1050 metrelik “dünyanın en yüksek yapısı olan Azerbaycan Kulesi” de bu adalardan birinde inşa edilmekte.  Bugün itibarıyla, “Hazar Adaları” projesinin maliyeti 100 milyar dolar civarında.  Hiç kuşkusuz, Kanal İstanbul’dan da “çılgın” bir proje bu.

Eğer, yakın bir gelecekte Kanal İstanbul projesi gerçekleşip onu da yapay adalar cinsinden türev projeler izlerse, şaşırmamak gerek.  Anlaşılan Dubai’de görülen, hiç de orayla sınırlı değil.  Demek ki dünyada böyle bir trend var.  Biz burada Kanal İstanbul gibi dev bir projenin anlamını, faydasını ve olabilirliğini sorgularken, tek bir Azeri şirketi, tek bir adam kalkıp Kanal İstanbul’dan da büyük bir projeye girişebiliyor.  Bunu bir adam tek başına yapmayı göze alabildiğine göre, koca bir devlet niye alamasın?

Böyle bir işe aklı yatmayanları, hükümet yetkilileri ve başbakan, her fırsatta “vizyonsuzluk”la suçlama eğilimde.  Eğer vizyonsuzluktan kasıt, dünyadaki spekülatif trendleri yeterince izlememek ve Kanal İstanbul’u da o trendler üzerinden değerlendirmekte yetersiz kalmaksa, pekâlâ haklı olabilirler.  Ama tek vizyon sahibinin kendileri  olduğunu savunurlarken, herhalde pek haklı değiller.  Çünkü o vizyonları, hiç de kendilerine ait gibi durmuyor.

__________________________

http://www.birikimdergisi.com

MAYALAR ‘DEVAM’ DİYOR

Aralık 22, 2012

Bir haftaya yakındır Meksika’nın Yukatan eyaletindeyim.  Yukatan (İspanyolca’daki  yazılışı ile “Yucatan”), Maya medeniyetinin beşiği addedilen çok geniş bir bölge.  Neredeyse tamamı, cangılvari bir yoğun orman örtüsüyle kaplı.  Daha küçük bir ölçekte Meksika’nın Amazon’u sayılabilir.  Nitekim önemli bir bölümü, geniş milli parklardan ve biyosfer alanlarından oluşuyor.  Ülkenin belki de en vahşi, ya da değişime en az uğramış köşesi Yukatan.  Kıyısı boyunca turizme açılmış ince uzun “rivyera”sı dışında, Amazon’a nazaran daha iyi korunmuş, ya da daha az tahribat görmüş olduğu kesin.

İnsan yaşamına pek elverişli görünmeyen Amazon’un ileri düzeyde bir medeniyetin doğmasına fırsat vermemiş olması, hiç şaşırtıcı değil.  Şaşırtıcı olan, bu elverişsizlikte Amazon’dan çok aşağı kalmayan Yukatan’ın, tam tersine, Orta Amerika’nın en büyük medeniyetlerinden birine kaynaklık etmiş olması.

Bugün bütün bu medeniyetlerin, neredeyse tüm sırlarıyla birlikte tarihin derinliklerine gömülmüş ölü uygarlıklardan oldukları kabul ediliyor.  Yüzyıllar boyunca birbirlerini yok etmek için az uğraşmamışlar, ama hep beraber ve en köklü şekilde 16. Yüzyıl’da İspanyol fetihleriyle yok oldukları iyi biliniyor.  Fakat Mayaların, Orta Amerika’nın Olmek, Astek, Toltek gibi diğer tarihi kavimlerinden önemli bir farkı var.  Bu kavimler, İspanyol fetihleriyle birlikte, hatta bazıları çok daha önce, bir uygarlık olarak tarih sahnesinden silinmiş; bunlardan fiziki olarak artakalanlar, hızla yeni sömürge rejimi ve kültürüne karışmış.  Oysa Mayalar, yaklaşık iki bin yıllık uzun tarihlerindeki bazı iyi bilinmeyen ve anlaşılmayan kesinti dönemlerine rağmen, bir şekilde bütünlüklerini koruyabilmişler.  Bugün Astek dili diye birşey yok.  Bir Astek ırkından bahsetmek de zor; bu ırkın kıyım ve salgınlardan arta kalan tamamı, halihazırdaki Meksika nüfusunun ayırdedilmesi güç bir parçası olmuş durumda.  Ama halen, kısa boylu ve tıknaz fizyonomileriyle, Mayaları diğer Meksikalılardan ayırdetmek hiç zor değil.  Ve üç yüz bin kilometrekareye yakın geniş bir coğrafyaya yayılmış farklı lehçelerine rağmen, konuşulan ve üstelik devletçe de resmen tanınan bir Maya dili varlığını sürdürmekte (Yukatan’da konuşulan lehçeye “Yucatec” deniyor).  Kuşkusuz, bazı şaman geleneklerini yaşatmalarına rağmen,  Mayalar eski kadim medeniyetlerini bugüne taşıyabilmiş değil, ama en azından,  yaklaşık yedi milyonluk hayli homojen bir topluluk olarak fazlasıyla mevcutlar.

Yukatan’a daha önceki iki gidişimde, oradaki doğa harikalarına o kadar kapılmıştım ki, tarih hazinelerini ziyarete pek sıra gelmemişti.  Sadece Tulum ve Koba antik kentlerini gezebilmiştim.  Oysa Yucatan’a ayak basan her saygılı turistin yapacağı ilk iş, Çiçen İtza’yı (“Chichen Itza”) gezmektir.  O işi nihayet bu sefer yapabildim.  Koba ve Tulum, bana antik Maya dünyası—ve özellikle de yeraltı dünyası!—hakkında iyi kötü bir fikir vermişti, ama Mayaların atalarının, astrolojiyle matematiği, astronomiyle mimariyi, akustikle sporu sentezlemekte ne kadar etkin ve yetkin olduklarını, ancak Çiçen İtza’yı gördüğümde anladım.  Çiçen İtza, esas itibarıyla ticari ve askeri yerleşimler olan Koba ve Tulum’dan farklı olarak, ruhani sınıf ve pratiklerin ağır bastığı bir kent.  Benim de içinde bulunduğum gurubu gezdiren rehberin deyimiyle, Maya dünyasının Vatikan’ı.  Ama Vatikan’dan çok daha etkileyici bir gizemi var.  Bu gizemi ise kendi ruhani karakteri kadar, geçmişindeki türlü  belirsizlikler ve muammalar derinleştiriyor olsa gerek.

Çiçen İtza’yı görünce, Maya medeniyetinin antik bilim içinde nasıl yüksek bir düzey tutturduğunu hissetmemek zor.  Ama diğer taraftan, aynı medeniyetin nasıl karmaşık ve o ölçüde arkaik bir mitoloji ürettiğini fark etmemek de zor.  Dahası, Çiçen İtza’da bol miktarda kan da var, zira tanrılara kurban edilen insanların haddi hesabı yok.  Kurban sunma cömertliğinde Mayaların, kan ve savaş düşkünlüğüyle tanınan Azteklerle yarıştığı söylenebilir.

Kendisi de Mayalı olan rehberimizin İspanyolcası ve bozuk İngilizcesinden çıkarabildiğim kadarıyla, kurbanların kalbini söküp çıkarmanın ve kalbi canlı yani atar vaziyette sunağa koymanın özel bir tekniği varmış.  Sanıldığının tersine, bıçakla göğüs kafesinden diklemesine değil, alttan yani diyafram tarafından girilirmiş.  Tam da Tarantino’ya ilham verecek incelikte bir sahne!  Tevekkeli değil, Çiçen İtza’nın etrafını çepeçevre sarmış işportacılarda, bu tıbbi ameliyeye yarayan bıçaklar, Maya maskeleri ve jaguarlarından sonra en çok satılan nesneler arasında.

Velhasıl, bir tarafta çağına göre ileri bir bilim, ya da teknik bir bilgi diyelim; diğer tarafta, onunla tamamen organik bir içiçelik içinde köleler, sökülen yürekler, akıtılan kanlar… Bu tezat, ister istemez insanı, günümüzdeki ileri bilim ve teknoloji ile ileri derecedeki barbarlığın içiçeliğine ilişkin daha güncel tezatları düşünmeye götürüyor.

Fakat rehberimizin anlattıklarından, bunları düşünmeye pek fırsat kalmadı.  Söyledikleri arasında iki husus, özellikle aklıma takıldı.  Birincisi, tapınaklardan birinde dikkatimizi çektiği duvar kabartmalarıydı.  Bu kabartmalarda, Fenikelileri, Yunanlıları, Romalıları ve sarıklarıyla biraz Arapları biraz Hintlileri andıran, hem de bariz şekilde andıran figürler vardı.  Bu kabartmalar eğer sahte değilse, en az bin yıllık olmalı.  Dayanamayıp, “peki nasıl oluyor bu?  Mayaların İspanyollardan önce  Eski Dünyalıları görmüşlüğü mü vardı?” diye sorunca, rehberimiz bütün o Eski Dünyalıların Maya ülkesine defalarca geldiğini, hatta Mayalara özgü top oyunlarına izleyici olarak katıldıklarını söyledi.  Bu yanıtın kendisi kadar, rehberin bu yanıtı herkesin bildiği sıradan bir gerçekmiş gibi gayet olağan bir şekilde söyleyişi de şaşırttı beni.  Vikinglerin Kristof Kolomb’dan yüzyıllar önce Amerika kıtasının en kuzeydeki birkaç noktasına çıktıklarını ve kısa süreli yerleşimler kurduklarını duymuştuk da,  Eski Dünya’dan Yukatan’a maç seyretmeye gidenlerden haberimiz olmamıştı!  Ne tuhaftır ki, gördükleri her şeyi yazıya, resme ve heykele dökmeye yatkın bu Eski Dünyalılardan da bize en ufak bir tanıklık kalmamıştı.  Rehberimizin verdiği bilginin çarpıcılığını anlar veya önemser bir hali olmadığı için, biz de üstelemedik; gayrı ihtiyari aklımıza gelen malûm soruları kendimize sakladık.

Dikkatimi çeken diğer bir husus, rehberin Mayaların kökeniyle ilgili konuşurken, atalarının Moğollara kadar uzandığını belirtmesiydi.  Bu pekalâ doğru olabilir.   Ancak, Türkiye’de yapanlara ziyadesiyle tanık olsak da,  Amerika yerlilerinin kendilerinin Asyagil kökenlerine vurgu yaptığı pek sık rastlanan bir durum değildir—hele Mayalar gibi, geçmişlerinde görkemli bir medeniyet varsa.   Lakin, 21 Aralık’taki kıyamet gibi acil bir  konu araya girince, rehberimizden bu Moğol bağlantısının Mayaların zihninde ne kadar yer tuttuğuna dair ayrıntılı bilgi edinemedim.

Aslına bakılırsa, 21 Aralık’taki kıyamet hikayesi de, rehberin önemsediği bir konuya benzemiyordu.  Hatta bir soru üzerine lâfı açılınca, “Bir Hollywood efsanesi daha!” deyip geçti gülümseyerek.  İlginçtir ki, 21 Aralık’ta dünyanın sonunun gelip gelmeyeceği hususunda herkese görüşü soruldu; NASA’dan Diyanet İşleri’ne kadar hemen her kurum görüş beyan etti, ama bizzat Mayalara soran olmadı pek.  Yukatan’daki havaya bakılırsa, genel olarak Mayaların da rehberimizden farklı bir tepki vereceği yok.  Üzerlerine gidildiğinde, Maya takviminin yanlış yorumlandığını, “dünyanın sonu” diye rivayet edilen şeyin, takvimde öngörülen beş bin küsur yıllık uzun-dönemli döngülerden birinin tamamlandığı ve böylece dünyanın  sadece uzun-dönemli bir yeni döngü içinde varolmaya devam edeceği anlamına geldiğini belirtmekle yetiniyorlar.  Dünyanın bu yeni döngüden sağ salim çıkabileceği ise, galiba onlar için de meçhul.  Diğer taraftan, mitolojilerilerine en gönül bağlamış Mayaların bile, bu takvime gerçekte ne kadar inandıkları ve ona göre hareket ettikleri de ayrı bir konu.  Her halükarda, bazı otellerde 21 Aralık’a ilişkin tek tük duyurulara rastlansa da, alıcısı fazla görünmüyor.  Üstelik bu duyurulardan, 21 Aralık’ın bir kaç gün sonraki Noel’e paralel şekilde, âdeta bir şenlik olarak kutlanacağı anlaşılıyor.  Kısacası, Yukatan’da Şirince’deki hareketlilikten eser yok.  Şirince’dekileri bilmem ama, buradaki turistler keyfinde.  Mayalar da işinde gücünde.

19 Aralık 2012 (acikgazete.com)

Balık Tutanlar ve Sahilleri Paylaşmak

Eylül 14, 2012

Son yıllarda Büyükşehir Belediyesi’nin devleti de arkasına alarak İstanbul’da giriştiği bazı devasa yatırım projeleri karşısında giderek yükselen itiraz ve eleştirilere tanık oluyoruz.  Bunların büyük çoğunluğuna yürekten katılmamak, üstelik daha da fazlasını ve detaylısını görmeyi arzulamamak mümkün değil.  Ancak aceleci ve toptancı bir genelleme dürtüsünün bu eleştirileri bazen anlamsız mecralara sürüklediğini fark etmemek de zor.

Sözgelimi, TOKİ estetiğiyle ve tepeden inme şekilde devlet ve belediyece gerçekleştirilen bazı “dönüşüm” ve “soylulaştırma” projelerine haklı olarak şiddetle karşı çıkarken, bir kamu otoritesi olarak belediyenin almak zorunda kaldığı en sıradan önlemleri bile halk düşmanı rant projelerinin sinsi fasılları olarak algılamak ve böylece birbirinden çok farklı tasarrufları aynı çuvala koymak da, bu genelleme dürtüsünün sonuçlarından biri olsa gerek.

Bir zaman önce Radikal 2’de, yazarının bu tür bir dürtüyü pek dizginleyemediği anlaşılan bir yazı çıktı (29/07/2012).  Cihan Uzunçarşılı Baysal, o yazısında “dönüşüm” ve “soylulaştırma” adı altında İstanbul’un nasıl altüst ve talan edildiğini, kamusal alanların çeşitli hizmet götürme bahaneleriyle nasıl fiilen özelleştirildiğini, kentin hızla üst gelir guruplarının yaşam ve ihtiyaçlarına göre tanzim edildiğini, şehirde yoksulların nefes alacağı alanların nasıl daraldığını ve giderek onların bu alanlardan nasıl sürüldüğünü, kovulduğunu, David Harvey’in gözlem ve içgörülerine gönderme yapmayı da ihmal etmeyerek, pek güzel anlatıyor.  Yoksulların—ya da, mutlak anlamda yoksul olmasalar da, şehrin nimetlerinden mahrum kalan “kent yoksunu” denebilecek geniş halk kesimlerinin—etrafındaki çemberin daralmasına son bir dramatik örnek olarak da, İstanbul Belediye Başkanı’nın bir demecine atıfta bulunarak,  Boğaz sahillerinin balık tutanlara kapatılmaya çalışılmasına dikkat çekiyor.  Ve yazısını, kamuoyunu balık tutanların haklarını korumaya davet eden duygu yüklü bir çağrıyla bitiriyor.

Baysal’ın İstanbul halkını tehdit eden tehlikelere dair uyarıları, elbette önemsenmesi gereken ciddi tespitler içeriyor.  Ancak Baysal, balık tutanların haklarını savunurken, aynı sahil yollarında yürüyüş yapanların haklarını her nasılsa unutmuşa benziyor.  Ya da belki, önemsemiyor.  Kimbilir, belki de balık tutanların yoksul, yürüyüş yapanların ise tuzu kuru kesimlerden geldiğini varsayarak, yoksul oldukları için balık tutanların hak ve ihtiyaçlarını daha bir savunmaya değer görüyor.  Eğer öyleyse, bu varsayımın tartışmalı olduğu ortada: bir nefeslik deniz havası için uzak mahallelerden Boğaz sahillerine otobüslerle giden orta halli hatta dar gelirli yürüyüşçüler olduğu gibi, o sahillerde arabalarını sıra sıra dizip trafiğe trafik katan amatör balıkçılar da var.  Bunlar Galata köprüsünün mütevazı amatörlerinden hayli farklı bir kategori ve herhalde azınlıktalar, ama varlar.   Her halükarda, balık tutmanın bir yoksul—ve genellikle de işsiz—meşgalesi olduğu makul bir varsayım olarak kabul edilse bile, toplumsal ve sınıfsal bağlamından bağımsız olarak, asli bir insan eylemi olan yürümenin, balık tutmaya nazaran daha öncelikli bir ihtiyaç olduğu herhalde tartışma götürmez.

Kuşkusuz, balık tutanlarla yürüyenlerin hak ve ihtiyaçları birbiriyle bağdaştırılamaz şeyler değil.  Başkalarının mevcudiyetinin farkında olmak ve haklarına riayet etmek gibi vasıfların yaygın olduğu bir ortamda, sözkonusu hak ve ihtiyaçların bağdaştırılması kolaydır ve zaten kendiliğinden olur.   Lakin, malum, bizde yalnız zenginler katmanında değil, fakirler katında da bu tür ortamlara pek rastlanmaz.  Bu nedenle de daima bir dış güç, bir polis, bir zabıta, bir kamu otoritesi girer devreye.  Bu bağlamda da görmekteyiz ki, iş Büyükşehir Belediyesi’ne kalmış.

Baysal’ın atıfta bulunduğu demecinde, Başkan Topbaş şöyle diyor: “Boğaz kenarında balık tutan amatör balıkçılarla ilgili sıkça şikayet geliyor.  Boğaz’da yürüyenleri rahatsız etmeyecek şekilde bir düzenleme yapacağız.  Amatör balıkçılar için, balık tutulacak belli yerler ayrılacak.  Kimse rahatsız olmayacak”.   Baysal, Başkan’ın niyetinden kuşkulu.  Ama hiç kuşku duymasın, en azından Başkan’a konuyla ilgili epey şikayet geldiği kesin.

Daha geçen gün emekli bir yakınım Arnavutköy sahilinde yürüyüş yaparken havada uçuşan bir oltanın iğnesi gelip kulağına saplanıverdi.  Olta sahibi balıkçı çok mahirmiş, el çabukluğuyla iğneyi yakınımın kulağından pek acıtmaksızın çıkarıverdi.  Yakınım, balıkçının mahareti karşısında tepkisiz hatta minnettar kalmak dışında bir çare bulamadı ve olta iğnesiyle gözünün çıkmadığına bin kere şükretmekle yetindi; ancak her kazanın o kadar hasarsız yahut acısız atlatılmayacağını ve türlü tepki ve şikayete yol açacağını tahmin etmek yanlış olmaz.

Başkan Topbaş’ın konuyla ilgili nasıl bir düzenleme düşündüğünü bilmiyorum.  Muhtemelen kendi kafasında da halen pek net değildir.  Ama bir şekilde, balıkçıların keyfini çok fazla bozmadan, yürüyüşçüleri rahatlatacak bir çözüm bulacağını umuyorum.  Bu pekala mümkün.  Fakat Baysal, Belediye’nin eninde sonunda balıkçıları Boğaz sahillerinden süreceğinden kuşkulanıyor.  Buna hiç ihtimal vermiyorum; Belediye bunu istese de yapamaz—meydan o kadar da boş değil!  Fakat şikayetler arttıkça, Belediye’nin kaş göz çıkara çıkara kıyıdan olta atanlara bir noktada çeki düzen vermeye kalkışması kaçınılmazdır.  Bunu da doğal karşılamak gerekir, zira bu doğrultudaki müdahaleler, her belediyenin asli işlev ve görevleri arasındadır.  Yoksulların ekmek kavgasına en duyarlı bir belediye bile, belirli bir göz yumma marjının ötesinde, sokakları ve kaldırımları işportacılardan geçilmez halde bırakmamak için ister istemez önlem almak, hiç değilse sokaklarla birlikte işportacıları da bir düzene sokmak durumunda kalır.  Doğrusu, amatör kıyı balıkçılarına dönük bir düzenlemenin de özünde bundan pek bir farkı yok.

O bakımdan, mesele basit aslında.  Bu durumda, lafı dolandırıp David Harvey’lere ve derin kapitalizm analizlerine kadar uzatmaya bilmem gerek var mı?  Bu tür çabaları daha büyük ve gerçek tehditlerin kavramsallaştırılmasına saklamak daha yerinde olsa gerek.

Adnan Ekşigil

25/08/2012   acikgazete.com

NEOKLİ SARRİS: BİR “TÜRK DÜŞMANI”NIN ARDINDAN

Ağustos 25, 2012

Türkiye Rum cemaatinin yaprak dökümü devam ediyor, genellikle de  Türkiye dışında devam ediyor.  Son yapraklardan biri de Atina’ya düştü; profesör Neokli Sarris’i geçenlerde 71 yaşında kaybettik.

Neokli, 35 yıllık dostumdu.  Bu yazıda, biraz ondan bahsetmek, bazı ortak anılarımızı aktarmak istiyorum.  Ama bu, usulüne uygun bir ağıt yazısı olmayacak.  Zira, ortak anılarımızı paylaşırken, Neokli ile yakın zamanlara kadar sürdüregeldiğimiz uzun tartışmalara, sanki o ölmemiş ve şimdi karşımda oturuyormuş gibi, aynen devam etmek ihtiyacı duyuyorum.  Bunun için, sözümü uzatmak pahasına, polemik dozu yüksek bir takım konulara girmekten de kaçınmayacağım.

I

Neokli, İstanbulluydu ve İstanbul Hukuk’taki üniversite yıllarına kadar İstanbul’da yaşadı.  Yanlış anımsamıyorsam, Yunanistan’a 60’lı yılların başlarında göç etmekle beraber tam olarak yerleşmesi 1974’te cuntanın düşmesinden sonraya rastlar.  Neokli, bir süre gazetecilikle iştigal ettikten sonra Atina’da akademik kariyer yaptı ve birkaç yıl önce emekli oluncaya kadar uzun bir dönem Panteion (“Pandio”) Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olarak çalıştı.  Zaman içinde, Türk-Yunan ilişkileri hakkında Yunanistan’da sözüne en çok kulak verilen bilirkişilerden biri oldu ve hayli ünlü, popüler bir figür olarak öldü.  Cenazesine binlerce kişinin katıldığını öğrenince şaşırmadım.  Sevmeyeni elbette vardı, ama sevenleri çok daha fazlaydı.

Neokli, kendisi bir tarihçi olmamakla beraber, Osmanlı ve Yunan tarihine vakıf biriydi ve bu alanda konuşmayı ve yazmayı çok severdi.  Bir sürü kitabının yanısıra, Osmanlı tarihine ilişkin ilginç tespitler ve yorumlar içeren yayınları vardır.  Bildiğim kadarıyla, henüz hiçbiri Türkçeye çevrilmiş değil.  Dilerim bir gün, bu yayınların bir kısmı gözden geçirilerek Türk okuyucusuna uygun hale getirilir ve bir derleme şeklinde Türkçede çıkar (Biliyorum, bu o kadar kolay bir iş değil, çünkü hem Neokli’yi hem de Türk okuyucusunu yakından tanıyan bir editöre ihtiyaç gösterir; ama böyle birisi  Neokli’nin eski öğrencileri arasından çıkabilir sanırım.  Örneğin, Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik adlı kalın kitabını Yunancaya çevirmek gibi çileli bir işin altından kalkan Niko Raptopulos’un, sevgili hocasının eserlerinden güzel bir seçme devşirebileceğinden eminim).

Neokli,  Türkiyeli Rum toplumunun bağrından çıkmış son yazar-çizer kuşağındandı.  Bu kuşağın hemen hemen bütün üyeleri, halen ya yurt dışında yaşamakta, ya da yurt dışında ömrünü tamamlamış durumda.  Sözgelimi, Stefan Yerasimos parlak kariyerini Fransa’da sürdürdü ve orada öldü.  Herkül Milas, yanılmıyorsam halen Rodos’ta.  Yaşı biraz daha ileri olmakla birlikte, aynı kuşağa dahil edilebilirse, halen Ankara’da yaşayan Ioanna Kuçuradi belki bir istisna sayılabilir.  Diğer taraftan, Foti ve Stelyo Benlisoy kardeşler gibi, İstanbullu genç kuşaktan da bazı istisnalar yok değil, ama Türkiyeli Rum toplumu diye birşey artık kalmadığı için, bunları herhangi bir “kuşak” kategorisine sokmak zor.

Neokli, ister istemez “sonuncu” dediğim bu yazar-akademisyen kuşağının bir üyesiydi ama, onu bütün bu isimlerden ayıran, hatta adının bu isimlerle anılmasını bile aykırı kılan bazı “çıkıntı” özellikleri vardı.  Bunların başlıcası, ruhuna işlemiş gazeteci girişkenliği ve politikacılık dürtüsüydü.  Yerasimos da, Milas da, Kuçuradi de yazar ve akademisyen kimlikleriyle varoldular; Neokli bunlarla yetinmedi, politikaya iyice bulaştı ve sonunda hiç bir kalıba kolay girmeyen, hayli tartışmalı, karmaşık bir figür haline geldi.

Neoki’nin politika merakı, daha Türkiye yıllarından besbelliydi.  Genç yaşta, Fener Patrikhanesi’nin kulislerine girdi ve o dönemin patriği olan Athenagoras’a danışmanlık yaptı.  Ancak ilgisi, yalnız Rum cemaati ile de sınırlı kalmadı: CHP’ye üye oldu ve gençlik kollarında aktif görev aldı.  Bu pek olağan bir durum değildir, çünkü Cumhuriyet’le birlikte başta Rumlar olmak üzere genellikle azınlık mensuplarının memleket siyasetinden ellerini eteklerini çektikleri iyi bilinen bir gerçektir.  Dahası, özellikle Varlık Vergisi travmasından sonra CHP’ye oy verenlerine, hele de kendi keyfiyle üye olanlarına hemen hiç rastlanmaz.

Neokli’nin siyaset merakı, Yunanistan’a yerleştikten sonra da artarak  devam etti.  İlk işi, EDİK diye anılan Demokratik Merkez Birliği (Enosi Dimokratiku Kentru) adlı partiye girmek oldu.  Bu parti, 1976’da kurulmuştu ve bir ara ana muhalefet konumundaydı, ancak ülke siyasetinin sola kaymasıyla inisiyatifi PASOK’a kaptırdı ve 1980’lere girildiğinde hızla marjinalleşti.  Zaman içinde, partinin bizzat kurucu lideri başta olmak üzere bazı ileri gelenleri PASOK’a yanaştı, hatta kariyerlerine PASOK listesinden veya içinden devam etti.  Neokli, EDİK’ten hiç ayrılmadı, 1998 yılında da partinin başkanı oldu.  Bu tarihe gelindiğinde, partinin neredeyse sadece tabelası kalmıştı ama, Neokli hem bu tabelayı bir kartvizit olarak maharetle kullanmayı, hem de partiden artakan ufak politik mekânı sesini duyurabileceği bir tartışma platformuna dönüştürmeyi bildi.  İte kaka, sesini duyurdu da.  O kadar ki, ülke siyasetinde doğan bir boşluk anında, cumhurbaşkanlığı adayları arasında bile adı duyuldu.  Bu daimi ve ısrarlı mevcudiyetiyle Neokli, çeşitli Yunan hükümetlerine dış politika konularında zaman zaman danışmanlık yaparken, zaman zaman da hükümetleri karşısına almaktan, hatta “azarlamaktan” geri kalmadı.  Özellikle, sol gösterip sağ vuran PASOK hükümetlerine nadiren soldan, ama sıklıkla daha da sağdan şaşırtmacalı eleştiriler döşenip durdu.  Bütün bu mevcudiyetine rağmen, Neokli’nin Yunan siyasetinde oynamak istediği rolü oynayabildiği söylenemez.  Ama İstanbul’dan gelen ve neredeyse sıfırdan başlayan bir adamın—hele biraz da çılgın ve delifişekse– o siyaset içinde kendine daha fazla bir yer açması da herhalde pek mümkün değildir.

II

Benim Neokli’yle tanışıklığım, 70’li yıllara uzanır.  O Yunanistan’a yerleşeli, ben ise Amerika’da tahsilden Türkiye’ye döneli iki yıl kadar olmuştu.  O Yunanistan’da gazeteciliğe, bense İstanbul İktisat’taki Siyaset kürsüsünde asistanlığa başlamıştım.  Yanılmıyorsam 1976 yılıydı, ilk Tarık Zafer Hoca’nın (Tunaya) Gümüşsuyu’ndaki evinde karşılaştık.  Lâf lâfı açınca, Hoca’nın dışında da bir sürü ortak dost ve yakınımızın olduğunu keşfettik.

Ertesi gün, Neokli fakültede beni ziyarete geldi.  O aralar bir Yunan gazetesi için Türkiye Solu üzerine bir yazı dizisi hazırlıyordu.  O vesileyle, kürsüdeki birkaç meslekdaşımın ardından konu hakkında bana da bir dizi soru sordu.  Ben de, naçizane, yanıtlamaya çalıştım.  Fakat sorular birbirini izledikçe, yanıtları birer birer Neokli’nin kendisi vermeye başladı.  Ve sonunda ortaya çıktı ki, gerek Türkiye Solu hakkında, gerek genel olarak Türkiye hakkında o benden daha fazla malûmata sahip. Tabii Türk Solu’ndan bahsederken, sözün CHP’den açılması gecikmedi.  O dönemde CHP, tarihinde hiç görülmediği kadar sol söyleme yaklaşmıştı ve şimdi olduğundan çok daha yaygın bir şekilde solun doğal hinterlandı içinde düşünülüyordu; hatta sol ile CHP’yi özdeşleştirenler hiç az değildi.  Neokli de o kadar kategorik olmasa bile bu yönde düşünenlerdendi.  Sadık bir CHP’li olduğunu o zaman öğrendim.  Partinin içini dışını biliyordu; en üst kademelerine kadar tanımadığı kimse de yoktu.  Giderek azalan sayıda da olsa bazı üst düzey parti mensuplarıyla temasını hep korudu ve bir tarafıyla hep CHP’li kaldı.

Solun ne olduğu ve CHP’nin Türk Solu’nun neresinde durduğu konusunda Neokli’yle farklı algı ve yaklaşımlara sahip olduğumuz daha o zamandan belliydi, ama Türkiye’nin ve Türk Solu’nun geleceğine dönük benzer bir iyimserliği paylaşıyorduk. Türkiye de, Yunanistan da askeri cunta ve müdahale dönemlerinden yeni çıkmıştı; işçi hareketleri yeniden güç kazanıyordu; gösterilerde, türlü demokratik hak arayış ve mücadelelerinde heyecan verici bir yükselme vardı; kısacası ışık, nihayet tünelin ucunda görülmüştü.  Sohbetimiz koyulaştıkça, Neokli’yle ortak bir dil bulmakta gecikmedik.

Derken, olaylar en azından Türkiye’de beklediğimiz şekilde gelişmedi; ülkenin ufku bir kaç yıl içinde karardı; 12 Eylül’le birlikte herşey darmadağın oldu, herkes bir tarafa saçıldı.   Bize gelince, meslekdaşlarımın bir kısmı üniversiteden atıldı, daha büyük bir kısmı ayrıldı; şanslı olanlar da bir yolunu bulup kapağı yurtdışına attı.  Ben de bu şanslılar arasındaydım; yurtdışına gittiğim yerler Paris, Brüksel gibi Avrupa’nın belli başlı metropolleri olunca da, hemen her Türkiyeli gibi, kendimi yakın coğrafyaların insanları arasında bulmam uzun sürmedi. Bu insanlar arasında, bizzat Türkler ve Kürtlerin yanısıra, Yugoslavyalısı da vardı, Macarı da, Cezayirlisi de.  Ama gurbette birbirlerini ilk bulanlar Türkler ve Yunanlılardır.  O bakımdan çevremdeki en büyük gurubun sonunda Yunanlı çıkması sürpriz olmadı.  Diğerlerinden farklı olarak, Yunanlıların hepsi istisnasız şu veya bu şekilde solcuydu.  İşsizi güçsüzü de solcuydu, meslek ve ev bark sahibi olanı da, genci de ihtiyarı da, hepsi solcuydu.  Hoş, o yıllarda Yunanlı olup da solcu olmayan mı kalmıştı ki?  PASOK hükümetleri aracılığıyla Avrupa’dan şelale gibi akan fonlar sayesinde, Girit dağlarındaki keçi çobanları bile PASOK’un “sosyalistliği” hatırına solcu olmuştu. Ancak,  Avrupa metropollerindeki Yunanlıların solculuğu farklıydı elbet: daha yüksek bir eğitimin, gurbetin, sürgünün, köklü bir muhalefet ve direniş kültürünün imbiğinden geçmiş, daha seçkin ve keskin bir solculuktu bu.

Bu Yunanlı dostların çeşitli vesilelerle daveti ve teşvikiyle, Yunanistan’a gidişlerim 80’li yıllarda sıklaştı ve orada daha uzun süreler kalır oldum.  Neokli’yle görüşmeye de, kaldığımız yerden devam ettik.  Doğallıkla, görüşmelerimizde 70’li yıllardaki o iyimserliğimizden eser yoktu.  Neokli, Türkiye’deki askeri rejime karşı sert eleştiriler kaleme alıyordu.  Bunların hemen hepsiyle hemfikirdim; bir kısmını az bile buluyordum.

Neokli’nin misafirperverliğinin, cömertliğinin ve sabahlara kadar süren ateşli sohbetlerinin tadına o dönemde vardım.  Onun hafif Rumcaya ve Osmanlıcaya çalan ağdalı Türkçesini dinlemek ayrı bir keyifti. Yunanistan’da artık iyice kök salmış olmasına rağmen, Türkiye’yi bir an boş bırakmıyor, yakından takip ediyordu.  Türkiye’den gelen yazar-çizerleri, araştırmacıları, öğrencileri ağırlamakta üstüne yoktu.  Başta sevgili hocası Tarık Zafer olmak üzere, Zafer Toprak, Mete Tunçay, Şükrü Hanioğlu gibi önemli tarihçi ve akademisyenlerle hep temastaydı.

Plaka’daki çalışma mekânı da bir başka âlemdi.  Merkezi bir yerde olduğu için, pekçok misafiri için vazgeçilmez bir buluşma hatta konaklama yeriydi.  Bu küçük büroda, karman çorman fakat zengin bir kitaplığı vardı.  Bu kitaplığın raflarına çifter çifter ve tıkış tıkış dizilmiş kitapları karıştırırken, saatlerin nasıl geçtiğini anlamazdım bile.  Türkiye’de arayıp da bulamadığım yayınlara orada rastlayınca heyecanlanır, hele bir de o güne dek hiç duymadığım, bilmediğim kitap ve dergilerle karşılaşınca, ofiste daha fazla oyalanmak için can atardım.  Umarım o kitaplık güvenli bir yerde korunur, bağışlanacaksa da doğru bir yere bağışlanır.  Rahmetli Bülent Tanör, yanlış hatırlamıyorsam Tarık Zafer Hoca’nın vefatı sonrası Hukuk Fakültesi’ne bağışlanan kitaplarının bir bölümünün fakülte tuvaletinde unutulup çürüdüğünden yakınmıştı.  Dilerim Neokli’nin kitapları bu akıbeti paylaşmaz ve rahat erişilebilir kurumsal bir kütüphanenin bünyesi içinde hayat bulur.

III

Benim “Derin Yunanistan”la tanışmam da 80’li yıllara rastlar ve büyük ölçüde Neokli sayesindedir. Avrupa’daki solcu dostlarım aracılığıyla Yunanistan’da çok hoş ve düzgün insanlarla tanışma fırsatı buldum ama, bunların hemen hepsi belirli, dar bir entelektüel çevrenin insanlarıydı.  Neokli’nin ise, artan şöhretiyle birlikte büyüyen hayli geniş bir çevresi vardı.  Bu çevre içinde, taksi şoföründen esnafına, papazından işadamına, bürokratından siyasetçisine kadar her kesimden insan görmek mümkündü.  Tahmin edilebileceği gibi, bunların çoğu muhafazakâr yapıda insanlardı.

Muhafazakârlıkta, içe dönüklük ve yabancı olan her şeye karşı güvensizlik ve kuşkuculuk, dine ve vatana gözü kapalı bağlılık, sık görülen özelliklerdendir.  Tabiatıyla, Yunanistan bağlamında bunlara şiddetli bir Türkiye aleyhtarlığı ve alerjisi de dahildir.  Bu özellikleri açıkça sergilemekten yüksünmeyen insanlara elbette rastlamadım değil, ama rastladıklarım arasında, aynı özellikleri sol bir retorik içinde gizlemeyi becerebilenlerin de sayısı hiç az değildi.  Bunlar arasında, bilinçle gizlemekten ziyade, muhafazakârlıklarının her türlü olumsuzluğunu sol bir retoriğin tılsımıyla telafi edebileceğine samimiyetle inananlar da yok değildi elbet.

Neokli, Yunan siyasetinde yükselmeye çalıştıkça, bu muhafazakâr kesimlerle giderek daha sıkı bir işbirliğine yöneldi; ancak muhafazakârlara özgü çoğu inanç, önyargı ve mistifikasyonun hiç bir zaman esiri olmadı—esiri olmak için fazla uyanıktı.  Sözgelimi, Yunanistan’da hiç değilse protokol düzeyinde başpiskoposun eli öpülmedikçe siyasete adım bile atılamaz.  Neokli de, zamanı ve yeri geldiğinde el öpmekten geri durmadı kuşkusuz; ama bildiğim kadarıyla kendisi dindar biri değildi.  Bu durum, ilk bakışta şahsi bir fırsatçılık veya ikiyüzlülük olarak görülebilir; ancak din-inanç ilişkisinin Yunan toplumunda aldığı biçim ve tarz gözönünde bulundurulursa, daha genel ve yapısal bir olgunun tezahürü sayılabilir.  Neokli’nin, Türk ve Yunan toplumlarını kıyaslarken sık sık tekrarlamaktan pek hoşlandığı bir tespiti de, bu olguya işaret eder: dinin devlet ve toplum içindeki konumlanması, bu iki ülkede taban tabana zıttır.  Türkiye’de devlet yüzeysel şekilde laik, toplum ise derinlemesine dindardır; buna karşılık Yunanistan’da devlet yüzeysel şekilde “teokratik” yahut “din-bağımlısı”yken toplum aslında pek o kadar dindar değildir ve dini daha çok bir töre, tören ve gelenek olarak yaşar.  Tercümesi: papazın elini öperim, ama ardından yoluma devam eder, işime bakarım—icabında dalgamı da geçerim!

Tabii hayli tartışılır; ama Neokli bu tespitini türlü anketlere ve sosyolojik verilere dayandırmak için çok çaba harcardı.  Mamafih en azından, kendi davranışlarının bu tespiti doğruladığı söylenebilir.  Bir keresinde Aynaroz’da, buna bizzat kendim de hiç unutamayacağım şekilde tanık oldum.

Bilindiği gibi Aynaroz, içinde barındırdığı yirmi kadar tarihi manastırla, Yunanistan’ın en iyi korunmuş kutsal yerlerindendir. O manastırlardan birinin bininci kuruluş yıldönümü münasebetiyle, orada üç gün süren büyük kutlamalar ve törenler düzenlenmişti.  Başta Atina başpiskoposu olmak üzere devlet erkanının büyük bölümü Atina’dan gelmişti.  İstanbul’dan gelenlerin başında ise Aynaroz’un ruhani sorumlusu sıfatıyla Fener Patriği ve onun davetlisi olan kalabalık bir gurup vardı.  Ben de o gurup içindeydim.  İlk defa gördüğüm Aynaroz’un orta çağlardan kalma doğal peyzajı ve tarihi yapıları müthiş etkileyiciydi; bir zaman tüneline girmiş gibiydim (İzlenimlerimi kaleme aldığım bir yazı, o zamanlar Defter dergisinde çıkmıştı).  Manastırın avlusunda kalabalığı yararak ilerlerken, gülümseyen bir tanıdık yüzle karşılaşıverdim.  Neokli’ydi.  Yunanlı zevatla birlikte Atina’dan gelmişti.  Kısa bir hoşbeşten sonra, bana Aynaroz’un uzun geçmişinden anekdotlar anlatmaya koyuldu: münzevilerin arasına saklanmış kaçkınlar, sürgünler, üçkâğıtçılar, manastırlar-arası ihanetler, kiliseler-arası çekişmeler ve oradaki huşu havasıyla pek bağdaşmayan daha neler neler… Konu bunlarla da kalmadı, Aynaroz’daki töresel dişi yasağı dolayısıyla, kaçınılmaz biçimde sonunda geldi cinselliğe dayandı.  Baktım ki lâf, manastır müdavimlerinin cinsel tercihleriyle ilgili hikâyelerden düpedüz müstehcen şakalara doğru uzuyor, “bari burada yapma, duyacaklar” diye Neokli’yi susturmaya çalıştım ama nafile. “Anlamazlar, anlamazlar!” deyip, sözüne iştahla devam etti.  O günü hatırladıkça, Neokli’nin kahkahaları kulaklarımda çınlar durur.

IV

90’lı yıllara doğru askeri idareden sivil yönetime geçildikçe, yurtdışından Türkiye’ye yavaş yavaş geri dönüş başladı.  Ben de dönenler arasındaydım, ama Yunanistan’la ve bu arada Neokli’yle temasım hiç eksilmedi.  90’lı yıllar boyunca, Yunanistan sathında bir kısmına bizzat Neokli’nin önayak olduğu pekçok toplantı ve konferansa katıldım.  Bu konferanslarda ve genel olarak Yunan kamuoyunda Türkiye’nin sivilleşmesi daha çok konuşulur olmuştu.  Ayrıca, Türkiye’nin Avrupa üyeliği de azar azar gündeme gelmeye başlamıştı.  Bu konuları Neokli ile her tartıştığımda, aramızdaki görüş ayrılığının derinleştiğini farkediyordum.  Neokli, Türkiye’deki demokrasiye dönüş ve sivilleşme çabalarını küçümsüyor, ben ise önemsiyordum; ülkenin geleceğiyle ilgili artık aynı iyimserlikte buluşamıyorduk.  Neokli, Türkiye’nin Avrupa üyeliğinin  gündeme getirilmesine şiddetle karşı çıkan şahinlerin safına katılmıştı, üstelik bunların bir nevi  sözcülüğünü yapıyordu.  Ben ise, üyelik perspektifinin Türkiye’nin kendisi kadar Yunanistan’a da büyük yarar sağlayacağını, bir takım gerekçelerle bu perspektifin karartılmasına müsaade edilmesinin iki ülkenin de zararına olacağını savunanlardandım.  Neokli, Türkiye’de sivilleşmenin gerçek bir demokratikleşmeye işaret etmediğini, yalnız Batı kamuoyunun değil bizzat Türkiye halkının da gözünü boyamaya dönük bir aldatmaca olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncesinde pekâlâ haklı olduğu hususlar vardı, ama gözden kaçırdığı önemli nüanslar da vardı.  Bu nüansları dile getirdiğimde, söylediği hep şu olurdu: “Biz demokrasiye döndüğümüzde, cuntacı generalleri yargılayıp içeri tıktık.  Siz bunları yapabildiniz mi?  Demokrasiye dönüş denen şeyin ilk sınavı budur.  Halbuki sizde askere dokunulamaz.  Türkiye’de ordu ara sıra geri plana çekilip ipleri gevşetebilir, ama son kertede daima devletin ve rejimin sahibidir.  Bu yalın gerçeğin yanında nüansların lâfı olmaz.  Kendini boş yere kandırma!” Doğrusu, Neokli’nin söylediği pek çok şeye iyi kötü bir itirazım vardı ama, bu sözlerine diyecek bir şey bulamıyordum.

2000’li yıllara girildiğinde, Neokli ile muhabbetimiz aynen devam etmekle beraber, görüş ayrılıklarımız daha da netleşti.  AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye yakın tarihinde az görülür politika değişikliklerine ve rejim sarsıntılarına sahne olmaktaydı.  Bunların kuşkusuz en önemlisi, “derin devlet” ve ordu içindeki darbe girişimcilerine karşı açılan Ergenekon soruşturmalarıydı.  Bu soruşturmalar ilerledikçe, devlet içinde ve çevresinde yuvalanmış bir takım resmi ve yarı-resmi karanlık adamlar içeri alınmaya başladı.  Bunlar arasında bazı emekli subaylar da vardı, ama iş bununla kalmadı; ardından bizzat görevde olan yüksek rütbeli askerler de teker teker tutuklanmaya başladı. Bütün bu tutuklama dalgaları karşısında, ilk defa “derin devlet”le birlikte doğrudan doğruya orduya “dokunulduğu”, ilk defa kararlı bir sivil iradenin direnciyle askeri vesayet rejiminin ciddi şekilde geriletildiği ve sınırlandığı bir manzara ortaya çıktı.

Bu manzaranın yeni oluştuğu ve sonraki gelişmelerle henüz bozulmadığı sıralarda, Neokli’yle tekrar karşılaşmıştık.  Bana onca anlattıklarından sonra, ordunun gücünün kırılmasını olumlu karşılayacağını ve bu durumu Türkiye’nin demokrasi sınavında önemli bir dönemeç olarak yorumlayacağını düşünüyordum.  Fakat Neokli’nin sivil idarenin inisiyatif almasından hiç etkilenmediğini, tersine bu inisiyatifin onun Türkiye siyasetine dönük menfi yakalaşımını daha da keskinleştirdiğini görünce şaşırdım.  Neokli’nin memnuniyetsizliğinin, Ergenekon sürecinin ileride iyice sulanıp rotasından çıkmasıyla doğacak olumsuz gelişmelere ilişkin bir öngörüden kaynaklandığı akla gelebilir, ama konuşmamız ilerledikçe, onun memnuniyetsizliğinin altında somut herhangi bir öngörüden çok, kategorik bir İslam korkusunun yattığını farkettim.  İster sivil olsun, ister demokratik olsun, ister ağzıyla kuş tutsun, İslamcı bir hükümetin hiç bir artısını Neokli’nin kolay kolay dikkate alamayacağını hissettim.  Onun gözünü bürüyen bu İslam korkusunun, Türkiye’deki değişimleri doğru okumasını engelleyen başlıca etmenlerden biri olduğunu anladım.  Ve birçok bakımdan, gönlünün bir yerinde daima kalmış olan o CHP’liliğinin tam da bu noktada depreşiverdiğini, hiç değilse bu bağlamda Neokli’nin CHP’lilere özgü takıntı ve refleksler sergilediğini düşünmeden edemedim.

Annan planı gündeme geldiğinde, görüş ayrılığımızın Kıbrıs gibi diğer siyasi konularda da sürdüğü anlaşıldı.  Kıbrıs’ta iki toplumu birleştirmeyi hedefleyen Annan planına Türkiye’de ne tesadüf ki gene CHP’nin başını çektiği şiddetli bir muhalefet vardı.  Denizin öte yakasında, bu muhalefetin Yunan versiyonu da boş durmuyor, Neokli bu muhalefetin de  sözcülüğünü yapıyordu.  Ben ise Annan planının gerçekleşmesini arzulayanlardandım.  Hoş, Kıbrıs’ta toplumlararası sorunlara derinlemesine vakıf olmadığım için, Annan planının işlerliğinden yüzde yüz emin değildim.  O bakımdan Neokli’nin plana yönelik bazı eleştirilerini önemsiyordum.  Ancak ne yazık ki bu eleştirileri, kökten inkârcı ve dışlayıcı bir söylem gölgeliyordu.  Toplumlararası sorunları, kolaylıkla somut bağlamından çıkararak, soyut bir demokrasi-diktatörlük/uygarlık-barbarlık sorunsalına yerleştiren, analitik olmaktan neredeyse özenle kaçınan, aceleci ve toptancı bir söylemdi bu.

Sanırım bu söylemin başlıca varsayımlarından biri, toplumlararası sorunların yalnızca bir diktatörlükle bir demokrasi arasında varolacağı, iki demokrasi arasında ise otomatikman kalkacağı düşüncesidir.  Bu düşünceden sıklıkla çıkarsanan sonuç ise şudur: sorunlar mevcudiyetini ısrarla sürdürdüğüne göre, taraflardan biri demokrasi, diğeri ise diktatörlük olmalıdır.  Tabii sözkonusu söylemde, demokrasiyi Rum tarafı, diktatörlüğü ise Türk tarafı temsil eder.  Bu ne kadar doğrudur, elbette tartışılır; fakat tamamen doğru farzedilse bile, iki mükemmel demokrasi arasında dahi toplumlarası sorunların ve menfaat çekişmelerinin var olmaya devam edeceğini görmek gerekir—hele bu demokrasiler henüz ulus-devlet kabuğunu kıramamış, hatta daha mahalli cemaat sınırlamalarını aşamamış, pek de mükemmel olmayan demokrasilerse… Annan planı, Kıbrıs’taki toplumların her ikisinin de iyi kötü birer demokrasi olduğu varsayımı üzerine kuruluydu.  Bu varsayımın, adada arzulanan bir gerçekliğe yönelik teşvik ve yönlendirme boyutu taşıdığı da muhakkak.  Gerçekçi olmadığı çok dillendirildi ama, bir şekilde böyle bir varsayım olmadan sorunları çözmeyi ummak da pek gerçekçi görünmüyor.

V

Türkiye’ye yönelik eleştirilerinde şahinleştikçe, hatta bazen Yunan şahinlerini bile yetersiz bulacak kadar sertleştikçe, Neokli’nin kimi Türk  çevrelerde çabucak “Türk düşmanı” ilan edilmesi zor olmadı.  Ardından, onunla yakınlığımı bilen bazı tanıdıklardan dokundurmalar ve taşlamalar da gelmekte gecikmedi.  Bu tanıdıklar arasında, yalnız Türkler değil bazı Yunanlı dostlar da vardı.  Özellikle Yunanlı solcu dostlarım, Neokli’nin çıkışlarının hesabını neredeyse benden sorar olmuşlardı.  Aramızda ne zaman onun bahsi açılsa, söyledikleri hep aynıydı: “Sen anlamıyorsun galiba: bu adamın sorunu Türkiye’nin şu veya bu politikası, Türkiye’deki şu veya bu hükümet yahut rejim değil.  Onun sorunu Türkiye’nin kendisi.  Türk olan herşeyden nefret eder o”.

Neokli’ye yapıştırılan bu “Türk düşmanı” yaftasını hiçbir zaman kabul etmedim, edemem de; çünkü bu düpedüz bir ırkçılık suçlamasıdır.  Yunanistan’da ve bilhassa Yunan diyasporasında ırkçısına da, Türk düşmanına da rastlamışlığım çoktur.  Doğrusu, Neokli bunların hiçbirine benzemiyordu, benzeyemezdi de; çünkü ne kadar yanlış konuşursa konuşsun, o kumaştan yapılmamıştı: vicdanı ve kafa yapısı, ne ırkçılığa ne de herhangi bir etnik düşmanlığa müsaitti.  Üstelik yanlış konuştuğu kadar, doğru konuştuğu da olurdu; dahası, Türkiye hakkında olduğu kadar Yunanistan hakkında da konuşurdu.  Neokli, Türk ve Yunan toplumları arasındaki farklılıklara sık sık dikkat çekmekle birlikte, bu toplumların folklorun çok ötesine giden ortak yönlerini iyi bilen ve bizzat yaşayan biriydi.  Sözgelimi, en sevdiği temalardan biri devlet yapılarının akrabalığıyla ilgiliydi: “Yunan devletinin Osmanlı devletinin çocuğu olduğunu” renkli örneklerle savunur, bu gözleminden tutucu çevresinin pek de hoşuna gitmeyecek çarpıcı tahliller üretirdi. Türk ve Yunan toplumlarını kıyaslayan tahlillerinin pekçoğundan “al birini vur ötekine!” dedirten sonuçlar çıkartmak hiç zor değildi.  Yunan toplumu ve tarihine dair,  solcu ve entelektüel pek çok Yunanlı arkadaşımdan bile duymadığım keskin eleştiri ve içgörüleri Neokli’den dinlediğimi söylemeliyim.

Ama Neokli’nin bana ve yakın çevresine anlattıklarının ne kadarını öğrencileriyle ve daha geniş Yunan kamuoyu ile paylaştığını bilemiyorum.  Muhtemelen hepsini değil, hatta belki pek azını.  Eğer öyleyse, Tanrı affetsin ama, günahı elbette Neokli’nin boynuna.  Nedenlerini kestirmek güç değil: 1) Sansürün olmadığı ama otosansürün pekâlâ geçerliliğini koruduğu bir demokraside, hatırısayılır bir “mahalle baskısı”.  2) Rum da olsa Türkiyeli birinin Yunanistan’da tutunup yükselmesi için ödemesi gereken ilave bedel.  3) Politikacılık aşkına, tribünlere oynama mecburiyeti.  Neokli’nin bu nedenlerle ama özellikle sonuncu nedenden ötürü, bazı düşüncelerini kendine sakladığını tahmin ediyorum.  Ama bu tahminimde yanılıyorsam ve herhangi bir şekilde Neokli’nin günahına giriyorsam, tabii onun günahı da benim boynuma.

İş tribünlere oynamak olunca, medyadan ve özellikle haftalık bir televizyon programından daha kullanışlı bir araç yoktur.  Son yıllarda Yunan kanallarından birinde Neokli’nin de böyle bir programı vardı.  Bu programa dikkatimi çeken Yunanlı bir gazeteci tanıdığım, Neokli’yi Emre Kongar’a benzetmişti.  Bir benzerlik elbette yok değil.  Neokli de, Emre Kongar da, kendi başkentlerinin siyasetine bir yerinden bulaşmış, devletin içinde görev yahut söz sahibi olmuş iki kalburüstü akademisyen.  İkisi de bol yazmayı ve bol konuşmayı seven kişiler.  “CHP’lilikleri” de cabası.  Ve ikisinin de televizyonda tartışma programları oldu.  Ama sanırım benzerlik oraya kadar.  Zira Emre Kongar, politik doğruluktan şaşmayan, söyleyeceğini daima tartarak söyleyen biri.  Neokli’nin ise bu tarafının pek güçlü olduğu söylenemez.  Aralarındaki bu fark önemli, çünkü her ikisinin televizyon deneyimlerinde değişik sonuçlar yarattığı kanısındayım.  Kongar’dan farklı olarak, ekranın Neokli’ye pek yaramadığını, hatta zarar verdiğini düşünüyorum.  Kongar’ın Mehmet Barlas ile yaptığı Yorum Farkı adlı program, birbirine denk iki yorumcu arasında geçen bir diyalogdu; oysa, sadece bir iki defa seyrettiğimden edindiğim izlenime göre konuşacak olursam, Neokli’nin programı bir monolog olmanın ötesine gidemiyordu maalesef.  Hoş, Neokli’nin kendine has öfke nöbetleri ve tiradları, bunların da ötesinde, daldan dala zıplayan bir stand-up’çıyı aratmayacak bitmez tükenmez enerjisi, programını monotonluktan çoğu defa kurtarmaya ve pek çok izleyicisini eğlendirmeye fazlasıyla yetmiştir, eminim.  Küçük bir televizyon kanalından yayınlanmasına rağmen, bu programın Neokli’nin şöhretine şöhret kattığına şüphe yok, ancak düşünsel içerik bakımından bu televizyon serüveninin sonuçta Neokli’nin daha serinkanlı halleriyle birlikte pekçok olumlu yönünü gizleyip, olumsuz nesi varsa önplana çıkardığı kanaatindeyim.  Bu olumsuzluklara, herhalde “Türk düşmanı” imajı da dahildir.

Bu noktada, Yunanlı solcu dostlarımın Neokli ile ilgili söylediklerinde bir husus var ki, belki biraz açmak gerekiyor.  Neokli bir “Türk düşmanı” değildi ama, “Türkiye ile bir sorunu olduğu” elbette doğrudur.  Bir tür aşk/nefret ilişkisinden kaynaklanan, siyasalın çok ötesine uzanan, bir tarafıyla düpedüz kişisel, neredeyse mahrem bir sorundur bu.  Bu ilişkiyi belirleyen de, çok sevdiği, en mutlu günlerini geçirdiği anavatanından zorla koparılıp atılmışlık duygusudur.  Bu duygu, özellikle meşhur ‘64 kararnamesiyle apar topar Türkiye’den sınır dışı edilen geniş bir Rum kesiminin içine işlemiş bir duygudur.  Kimisinde acı bir burukluk bırakır, kimisinde hınca dönüşür, kimisinde ise dinmek bilmez bir sıla hasretine yol açar; ama çoğunda bunların hepsi bir aradadır.  Neokli’nin haleti ruhiyesinde de kuşkusuz böyle bir düğüm mevcuttur.  Gerçi o, Türkiye’den kovulan Rum hemşerileri arasında değildi ama, onların yaşadıklarını yakından gördü; üstelik kendisi de, bir bakıma kovulmuştan beter sayılabilecek sıkıntılar yaşadı.  Sözgelimi, sınırdışı edilen Rumların hiç değilse bir kısmı, geride bıraktıkları mal mülklerini muhafaza edebildiler ve dönemeseler dahi sonradan satma imkânına kavuştular; oysa Neokli’ye bu bile nasip olmadı.  Yeşilköy’de mirasçıları arasında bulunduğu dededen kalma köşkü üçkâğıtçıların elinden kurtarmak için yıllarca mücadele verdi, ama nafile.  Hazine, köşke göz göre göre el koydu; ama işin acıklı tarafı şu ki köşk, sonunda Hazine’ye bile kalmadı, tereyağından kıl çekilir gibi başka ellere geçti.  Emsalleri içinde devede kulak kalır ama, bu köşk hikâyesinin dahi ibretlik yanları yok değil.  Örneğin, onyıllarca süren veraset davasında, hazine avukatının meşru mirasçılar aleyhine ciddi kanıtlar arayıp da bulamayınca, çaresizlikten ve ciddiyetsizlikten mahkemeye sunduğu komik gerekçeler arasında, Neokli’nin “Türk düşmanlığı” da vardır. Yani Neokli’nin “Türk düşmanlığı”nın genel bir imaj olmakla kalmayıp, mahkeme kayıtlarına girerek bir anlamda tescil olması da, bu hikâye içinde yer alır.

VI

Maruz kaldığı bu çile ve sıkıntıların, Neokli’nin Türkiye algısını bir şekilde kötü etkilediği muhakkak.  Hatta bu olumsuz etki bir bakıma öyle güçlü olmalı ki, yansımasını, Neokli’nin bizzat bazı kadim Rum müesseselerine yaklaşımında bile görmek mümkün.  Özellikle Fener Patrikhanesi’ne yönelik menfi yaklaşımı, bunun herhalde en çarpıcı örneğidir. Neokli ile görüş ayrılığımızın bir kere daha su yüzüne vurduğu bir örnektir bu.  Şimdi uzun bir parantez açıp, bu örnek üzerinde durmak istiyorum.

Yukarıda da işaret ettiğim gibi, Neokli’nin aslında dinle pek arası yoktu; fakat Yunanistan’da dinin bir tarafına değmeden yahut dayanmadan politika yapmak imkânsıza yakın olduğu için, o da Yunan ulusal kilisesiyle Patrikhane arasında bir tercih yapmak durumunda kaldı ve tercihini tabiatıyla ulusal kilise lehine kullandı.  Aslında böyle dramatik bir tercihte bulunması gerekmiyordu, ama ön saflarında yer aldığı ulusalcı şahinlerin radikal söylemi, bu tercihi neredeyse kaçınılmaz kılıyordu.

Yunan şahinlerinin Fener Patrikhanesi’ne yaklaşımı, öncelikle şu tespite dayanıyordu: İstanbul’daki Rum cemaatinin tükenme noktasına gelmesi dolayısıyla, Patrikhane artık misyonunu gerçekleştirecek zeminden yoksundur.  Kendini yenilemesi de mümkün değildir, çünkü Heybeli ruhban okulunun onyıllardır kapalı olmasından ötürü, kendine papaz bile yetiştirememektedir.  Bu tespitle birlikte, şahinlerin çözüm önerisi de şuydu: bu şartlar altında, eğer tamamen yokolması istenmiyorsa, Patrikhane’nin İstanbul’u biran önce terketmesinden başka çare yoktur. Dışarıda kendine uygun bir yer bulamama gibi bir sorunu da yoktur:  Yunanistan içinde Patmos’tan Aynaroz’a dek, yeryüzünde ise Amerika’dan Avustralya’ya varıncaya kadar, halen idaresi altında bulunan pekçok Ortodoks kilisesi ve alanı mevcuttur.  Patrikhane, merkezini bunlardan herhangi birine kolaylıkla taşıyabilir; üstelik hangisine giderse gitsin, isterse dünyanın öbür ucuna gitsin, orada İstanbul’da olduğundan daha serbest hareket edeceği muhakkaktır.

Yunanlı şahinlerin görüşleri yalnız bu hususlarla sınırlı değildi, ayrıca Patrikhane ile ilgili ağır hüküm ve eleştirileri de vardı.  Onlara göre Fener Patrikhanesi, ta Osmanlı denetimine girdiğinden beri, esir bir kilisedir.  Cumhuriyet’le birlikte bu durumu değişmemiş, üstelik daha da beter hale gelmiştir.  Cumhuriyet hükümetlerinin Yunanistan’la çıkan her probleminde bir rehin, Batı ile pazarlıklarında ise bir koz durumundadır. Daha da kötüsü, Türk dış politikasının kullanışlı bir aracı, hatta “maşası”dır.  Şahinlere göre, bu maşa olma halinin en son tezahürü, Patrikhane’nin Türkiye’nin Avrupa üyeliğini canla başla destekliyor olmasıdır.  Patrikhane bu desteği vererek, Türkiye’nin  hakketmediği bir “ileri demokrasi” görüntüsü kazanmasına ve bu görüntüyle Avrupa’yı kandırmasına katkıda bulunmaktadır.

Benim bu tespitlere pek çok itirazım vardı.  Bir kere, Patrikhane’nin taşınmasıyla ilgili dile getirilen öneri pratik bakımdan makul ve gerçekçi görünmekle beraber, aslında pek olacak bir iş değildir.  Zira burada çok uzun ve köklü bir geçmiş sözkonusudur.  Taşınması istenen Patrikhane merkezi, her hangi bir şirket merkezi değildir; terkedilecek olan istanbul da herhangi bir şehir değildir.   Şahinlerin sık sık işaret ettiği gibi, Antakya Patrikhanesi’nin Şam’a taşınması kabilinden bizzat Ortodoksluk tarihi içinde bazı örnekler yok değildir ama, bunların hiçbiri Fener Patrikhanesi’nin çapına ve durumuna uymaz.  Türk hükümeti tarafından resmen kovulmadıkça, Fener’de hiç bir patrik, Patrikhane’yi İstanbul dışına taşımak gibi tarihi bir kararı vermeyi göze alamaz.  Yunanlı şahinler, Türkiye’nin yüzüne kapıyı çarpıp gitmediği için şimdiki patriğe kızgınlar ama, patrik bunu istese de yapamaz, ayrıca zaten istemez de. Çünkü eğer yok olacaksa, kendi yerinde, İstanbul’da yok olmayı tercih eder.  Zira şurası yeterince açıktır ki, Türkiye dışına taşınması halinde, Patrikhane’nin bir bakıma varlık nedenini yitirerek, zamanla Atina’daki ulusal kiliseyle birleşmesi ve onun içinde kaybolması yüksek bir ihtimaldir.  İki kilise arasında ta Yunan devletinin kuruluşundan beri süregelen güç mücadelesinin de bu şekilde Atina kilisesi lehine sonuçlanması, o kilise içinde ve etrafında kümelenmiş bazı çevrelerde zaten açıkça ifade edilen bir temennidir.

Diğer taraftan, Patrikhane’nin “esir bir kilise” olduğu iddiası, son tahlilde pek yanlış sayılmaz.  Gerçi, uzun Osmanlı devrinde Patrikhane’nin rahatının epey yerinde olduğu, hatta Bizans devrine nazaran daha bile güçlenip palazlandığı hayli kabul gören bir görüştür; ama Yunan isyanı ile birlikte Patrikhane’nin sıkıntıya düştüğü, hele Osmanlı’nın çöküşünden sonra geniş yetki ve imtiyazlarını yitirdiği de iyi bilinen bir durumdur.  Bir kısım mülklerine el konmuş, okulu kapatılmış, icabında çatısını bile tamir etmekten yoksun bırakılmış bir kiliseye elbette “esir” denebilir.  Ne var ki, “esir bir kilise” de olsa, eğer Türkiye dışına taşınma gibi bir opsiyonu yoksa,  Patrikhane için herhalde en doğru ve gerçekçi yol, “esaret” şartlarının ortadan kalkacağı bir ortam için çalışmaktır ki bu da, tabiatıyla, Türkiye’de özgürlüklerin genişletilmesine kendi imkânları ölçüsünde katkıda bulunmaktan geçer. Patrikhane’nin bir kaç onyıldır aktif şekilde izlediği yol, tam da budur.  Kendi imkânları, sesini en etkili şekilde Batı ve Avrupa platformlarında duyurmaya elverdiği için, Patrikhane’nin Türkiye’nin Avrupa projesine odaklanması da gayet doğaldır.  Bu yolu izlediği için, Patrikhane’yi Türkiye’nin bir maşası olarak suçlamak pek mantıki görünmüyor.  Kaldı ki, bu doğrultuda kaygılar da boşuna, çünkü herşey bir yana, Patrikhane’yi maşa olarak kullanma akıl ve becerisini gösterecek Türk hükümetleri de yok zaten ortada.

Yunan şahinlerinin Türk muadilleriyle pek çok konuda aynı kapıya çıkacak şekilde mantık yürütmeleri şaşırtıcı değil.  Fakat Patrikhane konusunda bile aynı noktada buluşmaları ilginç.  Sonuçta iki taraf da, Patrikhane’nin Türkiye’yi terketmesini ısrarla talep ediyor.  Şu farkla ki, kendi ülkelerinde Yunanlı şahinler bu konuda azınlıktayken, Türk şahinler çoğunlukta.  Ve gene şu farkla ki, Yunan şahinleri Patrikhane’nin Türk devletinin bir maşası olduğuna inanırken, Türk şahinleri de Yunan devletinin maşası olduğuna inanıyor.  Bu farklar dışında, her iki kesimin de ortak düşünce kalıplarına ve reflekslerine sahip oldukları kesin. Sanırım başlıca sorunları, iki hasmın da kazançlı çıkabileceği bir konjonktürü tasavvur etmekte zorlanmalarında.  Oysa değişen konjonktüre ve bazen iyice kalıcılaşan yeni şartlara göre, dünün düşmanı bugünün dostu olabilir; ortak menfaatler, karşıt menfaatlerin önüne geçebilir.  O bakımdan, Yunanistan için iyi olanın Türkiye için kötü olması nasıl gerekmiyorsa, Türkiye için iyi olanın da Yunanistan ve Patrikhane için kötü olması gerekmiyor. Ama bu basit gerçeği, şahinlere anlatabilene aşkolsun.

Dikkat edilirse, değişen şartlar bir dost-düşman karşıtlığının ötesinde, daha değişik rol farklılaşmalarına da yol açabilir.  Normal şartlarda, kiliseler kendi toplumları içinde tutucu bir rol ve konuma sahiptirler.  Genellikle her değişime karşı bir set oluştururlar.  Yunanistan’daki ulusal kilisenin durumu da böyledir: tabiatı gereği, hemen her reforma karşı çıkar; toplumu ileriye değil, geriye çekmeye çalışır.  Fener Patrikhanesi’nin de yapı ve zihniyet olarak Yunan kilisesinden veya diğerlerinden pek farklı olduğu iddia edilemez.  Ne var ki, Cumhuriyet tarihinin gelip dayandığı özgül noktada, Patrikhane kendini bir şekilde Türkiye’nin özgürleşme mücadelesinin içinde bulmuş ve bir anlamda ülkenin geleceğine ortak olmuş durumdadır.  Bu açıdan bakıldığında, Yunanistan’daki ulusal kilise tutucu ve “gerici” işlevini sürdürürken, İstanbul’daki kilisenin kısmetine özgürlükçü ve “ilerici” denebilecek bir rol çıkmış sayılabilir.

Patrikhane’nin bu yeni ve olağandışı role soyunmasının en açık belirtisi, Türk toplumu içinde giderek daha hacimli bir yere ve sese sahip olmasıdır.  En azından Cumhuriyet dönemi boyunca, Patrikhane hiç bir zaman son yıllarda olduğu kadar içinde yaşadığı “dış” topluma nüfuz etmemiş, bu toplumu tanır ve orada tanınır hale gelmemişti.  Doğrusu, bu gelişmede Patrik Bartholomeos’un bazı kişisel özelliklerinin ve özel çabalarının rolü azımsanamaz.  Yunanistan’da Neokli’nin de dahil olduğu geniş bir kesim, eski patriklerden Athenagoras’ı pek sayar sever ve bir başkasına değişmez ama, Bartholomeos’un daha şimdiden Patrikhane tarihi üzerinde daha derin bir iz bıraktığı kanaatindeyim.

Athenagoras şüphesiz saygıdeğer bir şahsiyetti, fakat Türk toplumuna uzak ve yabancı biriydi; Bartholomeos’un ise en önemli özelliklerinden biri, kendine has asaletinden hiçbir şey yitirmeksizin, hemen herkesle kolayca ilişki kurabilmesini sağlayan sıcaklığı, kalenderliği ve “yerliliği”dir.  Bunda Gökçeadalı mütevazı bir aileden gelmesinin de bir payı vardır elbet.

“Politikacı” sıfatını hiç benimsemeseler de, yüksek mevkilerdeki din adamlarının hepsi, değme birer politikacıdır.  Bu kural, elbette Bartholomeos için de değişmez.  Üstelik, politikacılığının Athenagoras’ınkinden aşağı kalır yanı yoktur.  Dahası, uzak görüşlülüğü hesaba katılırsa, “devlet adamlığı”ndan bile bahsedilebilir. Patrikhane’yi bir devlete (yani Vatikan’a) benzetmeye teşni komplo meraklısı çevrelere ilave bir koz verebileceği için, “devlet adamlığı” kuşkusuz Bartholomeos’un özellikle alerji duyacağı bir sıfattır, ama bir bakıma ona “politikacı”dan da fazla yakışan bir sıfattır; çünkü malûm, “politikacılar bir seçim sonrasını, devlet adamları ise bir kuşak sonrasını düşünür”.  Eğer bu pek sık tekrarlanan beylik tanımdan hareket edilirse, Bartholomeos’un kilise başı mevkidaşları arasında sayılı devlet adamlarından biri olduğu ileri sürülebilir.  Hatta belki biraz aykırı gelecek ama, şu dahi savunulabilir: doğrudan ülke politikası içinde yer almasa da, ülkedeki politik hayatı dolaylı bir şekilde etkilediği ve geniş anlamda o hayatın bir parçası olduğu ölçüde, Bartholomeos yalnız kendi Hıristiyanlık aleminde değil, bizzat Türk siyasi arenasında da ender rastlanan devlet adamlarından biridir.  Gerçi, ömür boyu koltuğunda oturacağı için herhangi bir seçim sınavı ve stresine maruz kalmaması, Bartholomeos’un devlet adamlığını herhalde epey kolaylaştıran bir etkendir ama, nihayetinde bu devlet adamlığını mümkün kılan asıl etkeni, onun kişisel özelliklerinde ve tercihlerinde aramak gerekir.  Zira (sözgelimi, Atina kilisesi eski başpiskoposu merhum Hristodulos türünden) aynı konuma sahip pek çok dini liderin ve kilise başının ne kadar dar görüşlü ve miyop olabildiği anımsanırsa, bir kere seçildikten sonra yaşam boyu seçim baskısından azad olmanın uzun solukluluk yahut uzak görüşlülük gibi devlet adamlığına has olumlu özellikleri kendiliğinden ve otomatikman getirmediği rahatlıkla görülür.

İşte bu nedenlerle, Bartholomeos’un Türkiye’de Hıristiyan olmayan  belirli bir çevrenin sevgi ve saygısını kazanması zor olmadı.  İzlediği politikalar sonucunda, bu çevrenin Fener Patrikhanesi’ni Türkiye’de mevcudiyeti özenle muhafaza edilmesi gereken bir kurum olarak algılamaya başlaması da zor olmadı.  Sınırlı sayıda da kalsa, Türkiye’de Patrikhane’ye sıcak bakan bir Türk çevrenin oluşması, yalnız Türk şahinlerinin geleneksel husumetini daha da arttırmakla kalmadı, ilginç bir şekilde Yunan şahinlerinde de pek gizleyemedikleri bir rahatsızlık yarattı.  Ne Patriğin ne de Patrikhane’nin Türk toplumuyla herhangi bir anlamlı temas kurmasından, hele toplumun bir kesiminden destek görmesinden pek hoşlanmışa benzemiyorlardı.  Bu hoşnutsuzluğu, Neokli’de de sezmiştim.

Benim de bu kesim içinde yer almam çok doğaldı.  Bir kere, doğuştan bir İstanbulluydum, dolayısıyla da Rum cemaatinden insanlarla pek çok yakınlığım, komşuluğum ve dostluğum olmuştu.  Bu insanlar kanalıyla, Patrikhane’nin mevcudiyetinden genç yaşımdan itibaren bir şekilde haberdardım.  Çocukken bir gün, Kandilli’de bir komşumuzu ziyaret eden uzun sakallı  bir adamı hiç unutmam.  Patrikhane’ye ilgim, o heybetli adamın o zamanki patrik Athenagoras olduğunu öğrenince başlamıştı.  Çok sonraları, yaklaşık yirmi yıl önce, patrik seçilmesinin hemen ardından Bartholomeos’la tanışınca, bu ilgim daha da arttı.

Patriği ve Patrikhane’yi yakından tanıyan ve izleyenler arasında, çok değişik kulvarlardan gelen ve farklı dünya görüşüne sahip insanlar olduğu muhakkak.  Ama aralarında, belki ayin ve litürji estetiği dışında, Hıristiyanlığa veya Ortodoksluğa özellikle meraklı yahut yatkın kişiler olduğunu pek sanmıyorum.  Yani hemen hiç birinin motifi dini değildir; Patrikhane’nin muhafazası ve türlü saldırılara karşı savunulması konusunda, çıkış noktaları esasen siyasal veya kültüreldir.  Kimisi, salt faydacı bir siyaset anlayışıyla, Patrikhane’nin Avrupa projesine katkısına bakar, kimisi daha geniş bir siyasal perspektifte, insan hakları ve onun türevi olan dini ibadet özgürlüğüne odaklanır, kimisi ise daha kültürel bir planda, meseleye çoğulculuğun ve toplumsal çeşitliliğin gerekleri açısından yaklaşır.  Kimisi de, bütün bu motiflerin hepsiyle birlikte hareket eder, zira genellikle zaten birbirini tamamlayan motiflerdir bunlar.

Benim Patrikhane’nin Türkiye’deki mevcudiyetinin mutlaka sürdürülmesine ilişkin görüşümde de, kuşkusuz bu motiflerin bir payı vardır.  Ama kendi hesabıma, asıl motifin Patrikhane’nin tarihsel konumu ile ilgili olduğunu belirtmeliyim.  Patrikhane’nin şu faydası veya bu zararından bağımsız olarak, sırf kendi tarihsel değerine istinaden korunması gerektiği kanaatindeyim.  Zira Patrikhane, beğenelim beğenmeyelim, halihazırda Türkiye’nin yaşayan en eski kurumudur.

VII

Belki bu noktada durup, biraz sorgulamakta yarar var: sahi, Türkiye’de halen varlığını sürdüren en eski kurumlar hangileridir? Belki bu sorunun yanıtına gelmeden de önce, Türkiye’deki tarihi eser ve anıtları gözümüzün önüne getirmek daha aydınlatıcı olabilir.

Türkiye’yi hepimiz çok uzun geçmişi olan bir tarih ülkesi olarak biliriz, ama en tarihi şehirlerimizden olan İstanbul’da bile etrafımıza şöyle bir baktığımızda, tarihi denebilecek pek az yapıyla karşılaşırız.  Surlar, kaleler, saraylar, camiler, sebiller, kiliseler ve anıtsal nitelikteki benzeri yapılara diyecek bir şey yok.  Fakat bunların bir kısmı halen kullanılmakla beraber, önemlice bir kısmı terkedilmiş, yahut müzeye dönüştürülmek suretiyle bir şekilde asli fonksiyonunu yitirmiş ölü veya yarı-ölü mekânlardır.  Gündelik hayatın asıl büyük bölümünün geçtiği mekânlar ise, çoğunluğu mesken niteliğindeki özel yapılardır.  Bunlara,  adliye, belediye, askeriye gibi kurumlara ait kamusal yapılar da ilave edilebilir.  Fiziki çevremizi ezici bir yoğunlukla meydana getiren, kuşkusuz bu halihazırda yaşayan ve yaşanan yapılardır.  İşte bunlara baktığımızda, aralarında “tarihi” denebilecek pek az yapıya rastlarız.  Dikkat edilirse, “tarihi eser” diye tescil edilmiş olanların yaşı da, 150 yılı, taş çatlasın 200 yılı geçmez.  Yaşı daha gerilere giden ayakta kalmış yapılar, parmakla gösterilecek kadar azdır.  Bu açıdan, bir “tarih hazinesi” yahut “açık hava müzesi” gibi terimlerle anılagelen Türkiye, aslında kendi günlük varoluşunda bu terimlerle tam bir tezat oluşturacak kadar tarih-yoksunu bir ülkedir.  O kadar ki, Yeni Dünya’nın sığ geçmişleriyle hor görülen ülkelerinin yanında bile maalesef yaya kalır.  Sözgelimi, Amerika kıtasının tüm geçmişi beş asrı bile bulmayan orta boy herhangi bir şehrinde dahi, 300 yıllık, 400 yıllık yapılara rastlamak çok daha kolaydır.  Türkiye’de koruma kurullarının cımbızla seçerek yoğun formaliteyle “tarihi eser” diye tescil ettiği derme çatma sürüyle bina, bu yeni yetme ülkelerde sıradan sayılır ve benzerlerinin, bu ülkelerin “tarihi eser” envanterinde esamesi bile okunmaz.  Eski olan herşeyin antika muamelesi gördüğü Türkiye’de, koruma kurullarının bu gayretkeşliği şaşırtıcı değildir. Fakat bu gayretkeşlik eğer bir işgüzarlık olarak yorumlanacaksa, kabahati o kurullarda bulmak doğru olmaz, zira bu işgüzarlığın da sonuçta, ülkedeki yokluktan kaynaklandığını teslim etmek gerekir.

Türkiye’deki kurumlara gelince, onlar arasında tarihi sayılabilecek olanların sayısı ise, ülkedeki “tarihi eserler”den de azdır; üstelik yaşları, bu binaların yaşını bile tutmaz.  Şöyle bir düşünürsek, Türkiye’deki tarihi kurumlar arasında muhtemelen ilk akla gelen Osmanlı Bankası’dır.  1856’da kurulmuş olan bu banka, yakın zamana kadar yaşayan bir kurumdu; şimdi müzesi var, ama kendi yok.  Ama bugün bile yaşıyor olsaydı, Merkez Bankası’nın kurulmasıyla birlikte geçirdiği değişikliklerden sonra, bu bankayı ismi dışında Osmanlı döneminden kalma bir kurum olarak kabul etmek pek mümkün olmazdı.

Biraz zorlarsak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, daha da özgül olarak, Türk Kara Kuvvetleri’ni, yaşayan en eski kurumlar arasında sayabiliriz belki.  Kimisinin yaptığı gibi, Kara Kuvvetleri’nin geçmişini Yeniçeri ocağının kuruluşuna hatta daha da uzak çağlara götürmek elbette gülünç olur ama, 19. Yüzyıl’ın ilk yarısında modern ordunun kuruluş adımlarının atıldığı döneme kadar uzatmak herhalde mümkündür.  Örneğin, 1840’larda Kara Harp okullarının kuruluş tarihi makul bir nirengi noktası olarak alınabilir.  O halde burada yaklaşık 170 yıllık bir kurumun mevcudiyetinden bahsedilebilir.  Ancak, üniformasından rütbe adlarına varıncaya kadar, Kara Kuvvetleri’nin bu süre içinde değişen çehresini farketmemek de güçtür: bir yönüyle Kara Kuvvetleri, kuşkusuz bir Cumhuriyet kurumudur.  Hele NATO’ya dahil olmasıyla 1950’lerden sonra büründüğü yeni yapı ile, yüz yıl hatta elli yıl önceki yapısı arasında bile bir devamlılık bulmak kolay değildir.

Benzer kopukluk ve süreklilikler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve “Şehremaneti” gibi kurumlar arasında da bulunabilir ve hemen hemen aynı tarihsel döneme kadar geri götürülebilir.  Tabii bir de, geçmişleri daha da gerilere giden üç-beş yüzyıllık vakıflar vardır ama, bunlar şekli şemaili pek belli olmayan, kimsenin “kurum” demeye kolay kolay dilinin varmayacağı gölge-mülkiyetlerdir.

“Kurum” kavramını orta hatta küçük boy aile şirketlerini de kapsayacak şekilde genişletirsek, günümüze kadar hem hayatiyetini hem de sürekliliğini kaybetmemiş en eski kurumları asıl bunlar arasında buluruz.  Örneğin, ilk akla gelenlerden biri 1876 kuruluş tarihli Vefa Bozacısı’dır.  Bir diğer örnek, kuruluşu aynı tarihlere rastlayan Bursa İskender Kebapçısı olabilir.  Fakat Türkiye’nin kamuoyunda bilinen en eski kurumu, Hacıbekir’dir.  Şirket levhasına bakılırsa, kuruluşu 1777 tarihlidir.  Neredeyse ikiyüz elli yıllık kesintisiz bir geçmiş, Hacıbekir’in ahvadı için elbette gurur duyulacak bir tablodur, ama tarihiyle övünen koca Türkiye’nin en eski kurumunu Hacıbekir’de bulması, herhalde çok parlak bir durum değil.  Türkiye şekercilerle ve kebapçılarla yetinmeyip, kendine daha hacimli ve eski bir müessese arayışına girdiği takdirde, karşısında Fener Patrikhanesi’ni bulması herhalde kaçınılmazdır.  Patrikhane’nin emsalsiz konumu, işte bu bağlamda ortaya çıkıyor.

Kuruluşu daha da eskilere gider ama, Patrikhane’nin bugünkü şeklini alması, 451’deki Kadıköy Konsil’ine dayanır.  451 yılını bir milât olarak kabul edersek, 1,500 yıldan uzun bir geçmişle karşı karşıyayız demektir.  Bu hesapla Patrikhane, yalnız kebapçılardan ve şekercilerden değil, faraziye üzerine kurulabilecek her türlü görkemli tarihten bile daha eskidir.  Sözgelimi, kuruluşu Yeniçeri ocağının başlangıcına dek uzatıldığı takdirde dahi, Kara Kuvvetleri’nden eskidir.  Faraza, 90 yıl önce ilga edilmeyip de bugün hâlâ yaşıyor olsaydı bile, Hilafet kurumundan da eskidir, hem de fersah fersah eskidir; bunların hepsine, yaklaşık bin yıl kadar fark atar.  Ama daha önemlisi, Patrikhane’nin tarihindeki kesintisizlik ve sürekliliktir: Patrikhane, Türk Kara Kuvvetleri’nin son 150 yılda geçirdiği evrimi, 1,500 yılda geçirmemiştir; 1,500 yıl önceki giysileri, rütbeleri ve ayinleri ne ise, bazı ufak farklarla bugün de aşağı yukarı aynıdır.  Hacmine ve kapsadığı kamusal alana gelince, herhangi bir aile şirketiyle kıyaslanmasının bile abes olduğu ise aşikârdır.  İşte bütün bu nedenlerle, pek farkedilmese de, hatta ilk duyulduğunda kötü bir şaka olarak algılansa da, Fener Patrikhanesi’nin halihazırda Türkiye’nin en eski ve en tarihi kurumu olduğunu ileri sürmek herhalde yanlış olmaz.  Patrikhane’nin âdetâ bir “tarihi eser” muamelesi görmesini gerektiren nedenler de bunlardır.  Nasıl ki “tarihi eser” olarak tescillenmiş bir bina, uygunsuz bir mevkide kalsa dahi korunur, sözgelimi, üzerinde bulunduğu güzergâhtan bir yol geçmesi gerekiyorsa, o bina yola göre değil, yol o binaya göre ayarlanır ve etrafından dolandırılır; aynı şekilde, mutlak bir gereklilik olmadığı sürece, siyasi konjonktürlerin uygunluğuna veya uygunsuzluğuna bakılmaksızın, Patrikhane’nin de bir Türkiye müessesesi olarak muhafaza edilmesi gerekir.  Bu “müzeci” yaklaşım abartılı bulunabilir, ancak kanımca anlamı zaten, Patrikhane’nin korunmasına yönelik gerekçeler arasında azami değil, asgari bir gereğe işaret ediyor olmasındadır.

VIII

Patrikhane’nin Türkiye’den gitmesi konusunda ülkedeki muhafazakâr kesimlerin ezelden beri ne kadar istekli oldukları malûm.  Teorik açıdan, eğer gerçekten muhafazakârlarsa, gitmesini değil, kalmasını arzulamaları beklenir, fakat pratikte bu mümkün değildir.  Türkiye’deki muhafazakârlardan herhangi bir tutarlılık beklemek yanlış olur, zira kendilerine ait addettikleri “Türk-İslam” değerlerini bile muhafaza etmekte ne kadar bilinçli ve arzulu oldukları şüphelidir.  Mamafih, muhafazakâr kesimler arasında bazı farklar elbette yok değil.  Örneğin, laik veya “faşist” milliyetçilerden farklı olarak, bazı İslamcıların din hürriyeti ve iman birliği bağlamında Patrikhane’ye daha “nüanslı” yaklaştıkları biliniyor.  Fakat bu nispeten “hoşgörülü” yaklaşımlarının altında da, belirli bir hıncın, bastırılmış bir husumetin belirtilerini sezmemek zor.  Bu husumette, dinler-arası daha temel nedenlerin yanısıra, Cumhuriyet’le birlikte tüm İslami kurumların kafası koparılırken, Patrikhane’ye dokunulmamasının yarattığı kızgınlığın ve kıskançlığın da bir payı olsa gerek.

Nedenleri ne olursa olsun, Türk tarafındaki muhafazakârların Patrikhane’nin Türkiye’yi terketmesini üstü açık veya kapalı şekilde arzulamaları doğal karşılanabilir, ama Yunan tarafındaki muhafazakârların da aynı doğrultuda bir arzuyu paylaşmaları ve üstelik açıkça dile getirmeleri kolay anlaşılır bir durum değildir.  Belirli bir tepkiselliği simgelediği ölçüde, pire için yorgan yakmaktan farksız bir durumdur bu.  Kanımca böyle bir durumu, olsa olsa, kısa vadeli politik hesapları herşeyin önüne koyan miyop bir yaklaşım açıklayabilir.  Bu tür bir yaklaşımın Yunanlı muhafazakârlar arasında çok yaygın ve egemen olduğunu iddia edemem, ama Yunanistan’da sınırlı sayıdaki karşılaşmalarımda, hiç rastlamadığımı da söyleyemem.

Bu karşılaşmalarımdan birine değinmeden geçmek istemem, çünkü hayli beklenmedik bir yerde ve şekilde cereyan etmişti.  Yanlış hatırlamıyorsam, gene Neokli’nin teklifi üzerine, 2002 yılında Lefkoşa’da Panteion Üniversitesi tarafından düzenlenen dinler ve uygarlıklar-arası diyalog konulu uluslararası bir konferansa katılmış, İslam’ın Türk demokrasisindeki rolüne ilişkin bir tebliğ sunmuştum.  AKP iktidarının henüz çok taze olduğu o dönemde, bu konuya ilgi büyüktü.  Tebliğim iyi tepki aldı ve aynı yerde bir yıl sonraki benzer bir konferansa tekrar davet edildim.  Davet edilmekle de kalmadım; adımı konferansın bilmemne komitesine (galiba “düzenleme komitesi” gibi birşeydi) koydular ve tebliğimin metni de ayrıca diğer konferans tebliğleriyle birlikte yayınlandı.  Bu konferans dizisinin ev sahipliğini, bizzat Kıbrıs’ın önemlice bir bölümünün de resmen sahibi olan ve hiç kuşkusuz Panteion Üniversitesi’nden kat be kat zengin olan Kikkos Manastırı yapıyordu.  Konferansa katılımcılar arasında, Nakşibendi şeyhi Nazım Kıbrısi’den komünist partililere kadar her düşünce ve mezhepten insan vardı ama, manastır papazlarının mevcudiyeti ev sahibi olmaları hasebiyle daha fazla hissediliyordu.  Biraz da bu nedenle, bir yıl sonraki konferansta tebliğimi Hıristiyanlık-İslam ilişkisinde Ortodoksluğun rolü konusuna ayırdım ve bu bağlamda Fener Patrikhanesi’nin Türkiye’nin demokrasi ve Avrupa projesindeki rolüne de işaret ederek, o tebliğimin bir bölümünde yukarıda söylediklerime benzer şeyler anlattım.  Bir Türk’ün Patrikhane’ye olumlu bir açıdan yaklaşmasına alışık olmayan Rum dinleyicilerin tebliğimi yadırgayacağı aklıma gelmemiş değildi ama, gelen tepkiler, tahminimden çok daha çeşitli ve “nüanslı” çıktı.  Bir yandan, Türkiye’ye döndüğümde başımın derde gireceğini söyleyenlerle karşılaştım.  Hatta Selânik’ten tanıdığım bir profesör, o sıralar ders verdiğim özel bir üniversiteden kovulmamın kesin olduğunu iddia etti.  Bunların hiçbirinin olmayacağını, çünkü Türkiye’nin korktukları kadar da “totaliter” olmadığını anlatana kadar dilimde tüy bitti, ama bu sefer de, Türkiye’yi olduğundan daha demokratik veya “toz pembe” göstermekle suçlanmanın eşiğine geldim.

Fakat en beklemediğim tepki, manastır yetkililerinin ve siyasal hırsı Makarios’unkini aratmayan metropolit Nikiforos’un davranışlarında gizliydi.  Dinledikleri sırada hiç renk vermediler ama, aylar sonra adımın “komite” listesinden, tebliğimin de yayınlanacaklar listesinden sessizce çıkarıldığını öğrenince, Patrikhane hakkındaki müspet söylemimden hiç hoşlanmadıklarını anladım.  Bu söylemimden dolayı Yunanistan’da bazı kişileri rahatsız ettiğimin farkındaydım ama, Kıbrıs gibi Yunan anavatanının epey dışında bir yerde, kibarca veya “çaktırmadan” da olsa sansüre uğramak doğrusu aklıma gelmezdi. Tam neye yormak gerekir bilmiyorum ama, Nikiforos ve avanesinin bu tavırlarının eğer yukarıda bahsettiğim kiliseler-arası güç çekişmesiyle bir biçimde bağlantısı varsa, sözkonusu çekişmenin yalnız Patrikhane ile Atina kilisesi arasında kalmayıp, başka kiliselere de uzandığını görmek ilginç.

IX

Yukarıda değindiğim bütün bu hususlar, özellikle 2000’li yılların başında pek çok insanın aklını ve dilini yoran oldukça sıcak konulardı.  Neokli ile ne zaman karşılaşsak, bu konuları bir yerinden kurcalamadan vedalaşamaz olmuştuk.  Bilhassa Patrikhane’nin Türkiye’den gidip gitmeme hususu, gerek Neokli’ye gerek Patriğe şahsi yakınlığım nedeniyle, beni daima iki ateş arasında bırakan bir konuydu.  Konunun hiç açılmamasını tercih eder, açıldıkça da biran önce kapanması için fırsat kollardım.

Eski Başpiskopos Hristodulos’un vefatından sonra, Patrikhane konusu biraz küllendi.  Yunanistan’ın ufkunda beliren karabulutlar da, muhakkak ki daha önemli ve yakıcı başka konuların gündemi doldurmasını sağladı.  Bu atmosfer değişikliğini takiben, Neokli’nin Patrikhane meselesine dönük ilgisinin azaldığını ve tavrının yavaş yavaş yumuşadığını farkettim.  Kimbilir, bunda belki ilerleyen hastalığının da bir payı vardı.

Nitekim, birkaç yıl önce, İstanbul’a son gelişlerinden birinde, Neokli’nin Patrik Bartholomeos’la görüşmek istediğini duyunca, şaşırmadım.  Patriği birlikte ziyaret etmemizi teklif edince, memnuniyetle kabul ettim.  Kısa bir merhabalaşma ve hal hatırdan sonra Neokli ile Patriği başbaşa bırakıp Patrikhane’den ayrıldım.  O uzun öğle yemeğinde ne konuştuklarını bilmiyorum, sonra da sormadım.  Ama aralarında bir tür barış, hatta dostluk kurulduğunu hissettim; bu da bana fazlasıyla yetti zaten.

Neokli, 80’lerin başından 2000’li yılların başına kadar, yirmi yıldan fazla bir süre Türkiye’ye gelmedi.  Bu uzun aralığın Neokli’nin psikolojisinde ciddi bir hasar yaptığını ve onu belirli bir “diyaspora psikozu”na soktuğunu düşünüyorum.  Türkiye’ye ilişkin eleştiri ve analizlerindeki bazı ölçüsüzlük ve hataların da biraz bu psikozdan kaynaklandığı kanaatindeyim.  Neokli’nin Türkiye ile düşünsel plandaki bağları çok güçlüydü ama, bu bağların fiziki temas eksikliğinin zararlarını tamamen telafi etmesi kolay değil.

İlk başlarda, Neokli’nin Türkiye’ye gelmeme nedeni askerlikti.  Gelirse, sınırda derdest edilip apar topar kışlaya gönderileceğinden korkuyordu.  Daha sonraları, bu korkusuna siyasal gerekçelerle tutuklanıp cezaevine tıkılma korkusu da eklendi.  Tabii Türkiye’dir, herkesin başına her şey gelebilir.  Bu nedenle, ben ve Neokli’nin Türkiye’deki diğer dostları, onu korkutan tehlikelerin gerçekten var olup olmadığını her birimiz kendi imkânlarımızla titizlikle araştırdık ve belirli bir dönem ve süreç ertesinde artık herhangi bir tehlikenin kalmadığını görünce, durumu Neokli’ye bildirdik ve Türkiye’ye gelmesi için teşvik ettik.  Fakat ısrarlarımıza rağmen, Neokli uzun zaman ayak sürüdü.  Bazı kişilerin, Neokli’nin bu inadını Türkiye’ye yönelik bir “boykot” olarak algıladığını hatırlıyorum.

Gerçekten de, bir aralar özellikle Yunanlılar arasında, askeri rejimi protesto etmek ve o rejimi turizmle besliyor olmamak için Türkiye’ye gitmekten imtina etmek çok revaçtaydı.  Bir keresinde, sanırım ANAP iktidarının sonlarına rastlayan yıllardaydı, Plaka’daki ofisine yakın bir tavernada, Neokli’nin bir arkadaşıyla tanışmıştım.  68 kuşağından, biraz bohem, biraz solcu, biraz da çakırkeyif, hoşsohbet bir adamdı.  Adamın Midilli valisi olduğunu öğrenince bayağı şaşırmıştım, çünkü valiye benzer bir hali yoktu, hele bizdeki valilere hiç benzemiyordu. Gerçi, Yunanistan’da valiler atamayla değil seçimle işbaşına geldikleri için biraz daha serbest olabilirler, ama Neokli’nin arkadaşı galiba “serbest”in de ötesinde rahat biriydi.  Türk olduğumu öğrenince, Türkiye’den çeşitli davetler aldığını söyledi, ama çok istediği ve merak ettiği halde gidemediğinden yakındı.  İlk başta, işlerinden fırsat bulamadığı veya kendi bürokrasisinden gelen bir baskı veya engelle karşılaştığı için Türkiye’ye gidemediğini sandım, ama sohbetimiz koyulaştıkça, onu gitmekten alıkoyan engelin kendi siyasal ilkeleri olduğunu anladım: “Tam demokrasiye geçmediği sürece Türkiye’ye gitmem maalesef mümkün değil” dedi.  Kendisine, geçerli bir gidiş vizesi için hangi kademedeki bir demokrasiyi uygun bulduğunu sorunca, öyle mükemmel standartlar sıraladı ve çıtayı o kadar yüksek tuttu ki, o durumda Türkiye’ye gitmek için daha çok bekleyeceğini düşünmeden edemedim.  Aklıma geldikçe, artık vali olsun olmasın, o adamı Midilli’nin bir ucundan karşı kıyıları hep seyreder durur vaziyette tahayyül ederim.

Neokli’nin Türkiye’ye gelmemekte diretmesinin nedeni, bu türden bir “boykot” değildi.  Onun durumunda, bir “boykot”tan çok bir “blokaj”dan bahsedilebilir.  Neokli, yıllar sonra Türkiye’ye geldiği takdirde, eski anılarının canlanıp başına üşüşeceğinden, çok değişmiş bir çevre ve ortama intibak edemeyeceğinden korkuyordu.  Sanırım en büyük korkusu, İstanbul’a ayak bastığında, içinin oyuluvereceği, kendini tutamayıp gözyaşına boğulacağı düşüncesiydi.  Ve sonunda korktuğu başına geldi.

Kanımca, Neokli’nin inadının nihayet kırılmasında oğlu Alex’in belirleyici bir rolü oldu.  Neokli, akademik hayata olduğu gibi aile hayatına da geç başlamıştı.  Bu nedenle, tek çocuğu olan oğlu ile arasında epey bir yaş farkı vardı.  En büyük arzusu, oğlu fazla büyümeden, hiç değilse ergenlik çağına varmadan, İstanbul’da onunla birlikte üç beş güzel gün geçirmek ve ortak anılara sahip olmaktı.  Alex’in hafızasında yer edecek bir kaç İstanbul hatırası için, girmeyeceği sıkıntı yoktu.

Son yıllarda, hastalığının ortaya çıkmasıyla birlikte, Neokli’nin Türkiye’ye seyahatleri sıklaşmıştı.  Oğluyla ilgili arzusu herhalde yerine geldi ama, bir gözü hep İstanbul’da kaldı; bu anlamda da gözü arkada gitti.  Nitekim, sevgili eşi Flora’nın Neokli’nin son anlarıyla ilgili şu sözleri bunu tamamen doğrular gibiydi: “Çok bitkindi, gözleri kapalıydı.  Beni duyuyorsan elimi sık dedim, sıktı.  O anda, televizyonda İstanbul’la ilgili bir belgesel olduğunu farkettim.  Bak, senin şehrin, senin şehrini gösteriyor dedim.  Bir-iki saniye gözlerini açıp ekrana baktı, gözlerinden iki damla yaş süzüldü ve tekrar kapandı.  Kısa bir süre sonra da komaya girdi ve gitti”.

Neokli’nin ölümü onca sevdiği şehirde pek yankılanmadı ama, eminim ki İstanbul’da kalan eski dostlarını derin bir hüzün ve burukluk içinde bıraktı.  Ben ve İstanbul’daki diğer dostları, Neokli’yi hep iyi bildik.  Nur içinde yatsın.

Adnan Ekşigil

Bu yazı, Birikim dergisinin Mart 2012 tarihli 275. Sayısında yayınlanmıştır.

KÜRT REFERANDUMU ve QUEBEC ÖRNEĞİ

Şubat 5, 2012

Avrupa’ya Kürt Göçünün Tarihi konulu bir konferans için gittiği Almanya’da, BDP Diyarbakır milletvekili Leyla Zana’nın Mesut Barzani’ye yakınlığı ile bilinen Rudaw gazetesine geçenlerde verdiği bir demeç, Türkiye’de gene gürültü kopardı.  Normal koşullarda, o demeçte ortaya konan düşüncelerin öncelikle mecliste dillendirilmesi ve tek tek ele alınıp tartışılması gerekir, ama koşullar herhalde pek normal değil ki, Zana meclis dışında, hatta meclisin dışıyla da yetinmeyip doğrudan doğruya yurt dışında konuşmayı tercih etti.

Zana, Rudaw gazetesinin sorularını yanıtlarken, anayasadan özerkliğe, referandumdan bağımsızlığa dek pek çok yakıcı konuyu, ana başlıklar şeklinde şöyle dile getirmiş: “Yeni anayasada Kürtler için bireysel haklardan söz ediliyor.  Biz de onlara bireyler olmadığımızı, ulus olduğumuzu anlatıyoruz.  Bir ulusun haklarını istiyoruz… Türkiye’deki bazı Kürtler özerklik istiyor.  Asıl mesele, 20 milyon Kürtün kaçının özerklik istediği?  Bu konuda da tartışmalar yürütülmeli.  Bence Kürtler kendi geleceklerine kendileri karar vermeli.  Doğru, ilk başta özerklik istedik, ama bugün Türkiye’de yaşayan Kürtler özerkliğin yeterli olmadığını düşünüyor… Özgürlük, özerklik, federalizm ve bağımsızlık da Kürtlerin hakkı.  Mesela Türkiye, Almanya’daki gibi bir federal sistem yaratabilir.  Ankara federal konularla ilgilenir, Kürtler de bölgesel konularla.  Kürtler kendi geleceklerini referandumla tayin edebilirler.  Referandumun sonuçlarını kabul ederiz; bu özerklik, federalizm ya da bağımsızlık olabilir”.

Zana, Almanya’daki federal yapıya işaret etmekle birlikte, onu yeterli bulmamış olmalı ki, daha uzaklara, Kanada’ya kadar uzanma gereği duymuş: “Örneğin Kanada’nın Quebec bölgesi halkı her dört yılda bir kendi geleceklerini tayin etmek için sandık başına gidiyor.  Bazıları bağımsızlıktan yana oy kullanıyor, bazıları da özerklik ve federalizm.  Quebec halkı oy kullanarak sesini duyurabiliyor.  Bu halkın sesidir ve kimse buna saygısızlık edemez.  Artık Kürtlerin de kendi geleceklerini referandumla tayin etmelerinin zamanı geldiğine inanıyorum.  İnsanlar ne talep ediyorsa bunu referandumla dile getirmeli”.

Zana’nın Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkıyla ilgili tespit ve temennilerine diyecek yok.  Ancak seçtiği Quebec örneğinin ne kadar isabetli olduğu, daha doğrusu bu örneği ne kadar isabetle kullandığı  tartışılır.  Mesele, Kanada ve Türkiye’nin birbirine hemen hiç benzemez iki ayrı âlem olmasında değil.  Quebec, Türkiye Kürdistanı’na bir fantazi kadar uzak olabilir, ama doğru tanımlandığı takdirde, bir fantazi bile kullanışlı bir “model”, yahut heyecan verici bir esin kaynağı olabilir.  Her halükârda, birbirine taban tabana zıt iki model arasında kurulabilecek bir takım zayıf paralelliklerden bile her zaman anlamlı dersler çıkarmak mümkündür.  Eğer hiç bir paralellik kurulamıyorsa, göze çarpan karşıtlıklar da kendi başına aydınlatıcı olabilir.  O bakımdan Quebec örneğine prensipte karşı olmadığımı belirtmeliyim (Nitekim, acikgazete.com’da yayınlanmış “Kanada’nın Kürdistanı” başlıklı bir makalemde, kendim de Quebec ile koşutluklar aramaktan geri durmamıştım).  Problem, esasen Zana’nın  tespitlerindeki ifade yetersizliklerinde yatıyor.  O bakımdan bazı ifadelerini biraz netleştirmekte fayda görüyorum, çünkü bu halleriyle okunduğu zaman, yanlış sonuçlara varmak, daha da kötüsü, anlamlı herhangi bir sonuca varmamak çok mümkün.

Önce, belli ki bir dil sürçmesi, ama Zana’nın sözlerindeki bir kategori hatasını usulen düzeltmekte yarar var.  “Referandumun sonuçlarını kabul ederiz; bu özerklik, federalizm ya da bağımsızlık olabilir” deyince, bundan ister istemez, referandumla üç seçenek arasında bir seçim yapılabileceği sonucu çıkıyor.  Oysa bu bağlamda seçenekler, özerklik ve bağımsızlık olmak üzere sadece iki tane, üç değil.  Zira ortada federal bir yapı olmadan, referandumun yapılması zaten mümkün değil.  Yani federalizm burada, referandumun bir sonucu değil, bir önşartı olma durumunda.

Quebec’e gelince: Zana’nın, “Quebec halkı, her dört yılda bir kendi geleceklerini tayin etmek için sandık başına gidiyor.  Bazıları bağımsızlıktan yana oy kullanıyor, bazıları da özerklik ve federalizm” şeklindeki sözünden de, Quebec’lilerin her dört yılda bir bağımsızlık konusunu gündeme getiren referandum türü bir seçime gittiği izlenimi edinilebilir.  Oysa bu doğru değil.  Federal seçimlerin yanısıra, Quebec’liler her dört yılda bir eyalet hükümetini seçer; fakat bağımsızlık gibi kritik konular nadiren seçim konusu olur.  Quebec, biri 1980’de diğeri 1995’de olmak üzere, bağımsızlık için bugüne kadar yalnızca iki referanduma gitti ve birinde kılpayı olmak üzere, ikisini de kaybetti.  Ama Quebec’lilerin bu iki referandum sayesinde, Kanada sathında “seslerini duyurdukları”, Fransızcayı ikinci resmi dil yapmak ve başlı başına ayrı bir “ulus” sayılmak gibi önemli haklar  ve imtiyazlar elde ettikleri, kesin bir gerçektir.

Ne var ki, Quebec referandumlarının olağandışı şartlar altında gerçekleştiğini unutmamak gerekir.  Zana’nın sözlerinden, bağımsızlıkla ilgili referandumların Kanada siyasetinin olağan ve rutin bir süreciymiş gibi bir izlenim edinmek de mümkün, ancak bu da doğru değildir.  Kanada anayasasında halen ne herhangi bir bağımsızlık seçeneğinin ne de bununla ilgili bir referandum sürecinin verileri ve kuralları mevcuttur.   Quebec bağımsızlığının gerçekleşmesi durumunda, sermayenin, doğal kaynakların, hükümetler-arası borçlar ve alacak-vereceklerin nasıl bölüşüleceğine dair hiçbir rehber veya konsensüs yoktur ortada.  Bunun içindir ki, referandumlar yalnız Kanada düzleminde  değil, bizzat Quebec içinde de ciddi sarsıntılara yol açmıştır.  Ekonomik anlamda, bağımsızlık girişiminin Quebec’e ne kadar ne kazandırdığı pek belli değildir.  Quebec, referandum kozuyla, bir yandan federal hükümetten hatırısayılır mali yardımlar koparmıştır ve koparmaya da devam etmektedir ama, diğer yandan eyalet dışına sermaye ve beyin göçü şeklinde azımsanamaz bir kan kaybına uğramıştır ve halen bu kan kaybının hasarlarını telafi etmekle meşguldur.  Bu ve (değişen nüfus kompozisyonu gibi) burada giremeyeceğimiz türlü başka nedenlerden ötürü, Quebec’in ufkunda şimdilerde herhangi bir referandum görünmemektedir.

Ama şu var ki, bağımsızlık taraftarı bir eyalet partisi bugün Quebec’te iktidara gelse ve koşulları uygun görüp kendini de yeterince güçlü hissetse, bir şekilde yeni bir referandum düzenleme imkânı bulabilir.  Referandumu kaybetme ihtimali, düne oranla daha da fazladır; ama burada önemli olan, istediği zaman bağımsızlık kartını oynama imkânına sahip olmasıdır.  Quebec’i temelde özgür kılan da, bu imkâna sahip olduğunun bilgisi, bilincidir kuşkusuz.

Quebec’in bu yönünün Zana’ya cazip geldiğine şüphe yok, ancak bir ideal yahut esin kaynağı olmanın ötesinde, Quebec modelinin teknik anlamda Türkiye’deki Kürt sorunuyla bağlantılı referandum konusuna ışık tutması zor, çünkü pek de sancısız ve pürüzsüz olmayan uzun bir tarihi süreçten sonra, bağımsızlıktan bir önceki merhaleye kadar iyi kötü inkişaf etmiş bir modeldir bu.  Her iki referandumun yapılmasından çok önceki bir devirden beri Quebec, Kanada içinde nüfusu ve sınırları belli bir ülkeydi.  Oysa Türkiye’deki Kürtlerin ne kendilerine ait sınırları belli bir bölgesi, bir “ülkesi” var, ne de nüfusları belli.

Bu durumda, Türkiye’de Kürtlerin iradesini ortaya koyacak bir referandum nasıl yapılacak?  Referandum, tüm Türkiye sathında olursa, Kürtlerin ilelebet (ya da, hızlı nüfus artışlarına rağmen daha çok uzun bir süre, diyelim) azınlıkta kalacağı  ve dolayısıyla hiç bir siyasi sonuç alamayacağı aşikâr.  Eğer Kürt halkının iradesini yansıtan bir referandumdan bahsediliyorsa, böyle bir referandumun Kürtlerin çoğunlukta olduğu bir alanda yapılması gerek.  Quebec bağımsızlığının tüm Kanada sathında oylanması fikri ne kadar anlamsızsa, Kürt bağımsızlığının tüm Türkiye sathında oylanması düşüncesi de o kadar manâsız.

Türkler beğensin beğenmesin, Türkiye’de Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu ve bu nedenle “Kürdistan” denebilecek ve zaten de denen büyücek bir bölge var.  Türklere sorarsanız, Kürt ağırlıklı bu bölge beş altı vilayetten ibaret.  Kürtlere sorarsanız, yirminin çok üstünde değilse, pek altında da değil. Problem şu ki, bu bölgenin sınırlarını tam olarak belirlemek halihazırda imkânsız, çünkü Türkiye’deki nüfus sayımları, ülkedeki etnik toplulukları etnik kökenlerine göre ayıracak verilere ve yönteme sahip değil.  Bu nedenle,  Türkiye’de halen ne kadar Kürt olduğunu da bilmiyoruz ve bol keseden tahminler yürütmekten pek ileri gidemiyoruz.  Türklere sorarsanız, Kürtlerin nüfusu beş milyonu çok geçmez, hadi en fazlasından on milyonu bulur; Kürtlere sorarsanız, yirmi milyonun fazlası vardır, azı yoktur (Paris Kürt Enstitüsü Başkanı Kendal Nezan’ın daha yıllar önceden yürüttüğü bir tahmine göre, bu rakam 25 milyonun da üzerindedir).

Kesin bir nüfus dökümü olmadan, herhangi bir eyalet sistemine geçilemeyeceği de ortada.  Özal döneminden beri, Türkiye’de bu seçenekten bahsediliyor.  Son zamanlarda, Kürt politikacıların üzerinde en yoğun şekilde durdukları konu da bu.  İyi de, eyaletler nasıl oluşturulacak?  Biran için, Türkiye’de tüm tarafların paşa paşa oturup eyalet sistemine geçmeye karar verdiklerini varsayalım.  Üstüne üstlük, eyaletlerin etnik kimlik bazında oluşturulabileceği hususunda anlaştıklarını da varsayalım.  Böyle boş ve serbest bir alanda, yapı nasıl kurulur?  En basit mantıkla gidilirse, herhalde şöyle bir yol izlenir: Kürt-ağırlıklı olduğu düşünülen halihazırdaki vilayetlerin nüfus yapısına bakılır; hangisinde yüzde elliden fazla bir Kürt çoğunluk varsa, o vilayetler coğrafyanın elverdiği ölçüde bir araya getirilir ve böylece sınırları ve nüfusu belirgin bir Kürt eyaleti oluşturulabilir.  Tabii bu tür bir girişim coğrafi ve beşeri çeşitli istisnalara toslayacağından, fiiliyatta gerçekleşmesi kolay değildir, dolayısıyla uzun çalışmalar ve detaylı bir aritmetik gerektirir; ama izlenecek temel mantık bellidir.   Başka senaryolar da tahayyül etmek mümkün ama, en azından Quebec modeli benimsendiğinde, o modelin davet ettiği, hatta bir noktada empoze ettiği mantık budur.

Türkiye’yi hiç tanımayan biri, Zana’nın sözlerinden, sanki böyle bir Kürt eyaleti halihazırda varmış da sıra Kürtlerin kendi kaderini tayin etmek üzere referandum yapmasına gelmiş gibi bir izlenim edinebilir.  Oysa Zana’nın bu sözlerle, Kürt davasına dair nihai bir temenniyi dile getirdiği, günümüze dönük somut bir çözüm önerisi sunmadığı ortada.  Ancak, temennilerle çözüm önerilerini birbirinden yeterince ayırmamasının ve çoğu temennisini bir çözüm önerisiymiş gibi sunmasının kolaylıkla bazı yanlış anlamalara yol açması çok mümkün.

Tabii bunu söylerken, Zana’nın Kürt davasının nihai amaç ve tasavvurlarını dile getirmeyi bırakıp, gündemini sadece günümüze dönük çözüm önerileri ve idari/kültürel taleplerle sınırlaması gerektiğini kastediyor değilim.  Tersine, Zana’nın ve diğer Kürt politikacıların, çıtayı daima yüksek tutmalarından, başta meclis olmak üzere her yerde ve her platformda davalarını ve siyasi beklentilerini mümkün olan en yüksek sesle ve açıklıkla anlatmalarından yanayım.  Bunun artık Türkiye’de zamanının geldiği hususunda Türk kamuoyunda da yaygınlaşan bir mutabakat olduğu kanaatindeyim.  Kürtlerin en yüksek perdeden konuşmasının ve bütün kartlarını açmasının, ülkede herkese iyi geleceğinden, Kürt davasına fazla sıcak bakmayan pek çok Türkü bile rahatlatacağından eminim.

Nitekim, CHP Grup başkanvekili Muharrem İnce de, böyle rahatlayanlardan.   İşittiklerine kızsa bile, dile getirilmesinden memnun.  Zana’nın yukarıda aktardığımız sözlerine cevaben, şunları söylemiş: “Leyla Zana’yı kutlamak lâzım, şundan dolayı, açık yüreklilikle görüşlerini söylemiş.  Kürt sorunu konusunda konuşanlar kafalarının arkasındakini anlatmıyor, yüreğinden geçeni anlatmıyor, dolanıyorlar”.  Muharrem İnce, bu lâfı etmiş ama, hemen ardından Zana’nın görüşlerine karşı tepki koymaktan de geri durmamış: “Federasyon diyenler bugün bu görüşlerinden vazgeçiyor, bağımsız devlet talebinde bulunuyor açıkçası.  O zaman Leyla Zana’ya sorum şu olur: beraber yaşayalım diyorsan oturur konuşuruz, Kürtlerin ne sorunu varsa çözeriz.  Ama ayrı devlet kuracağız diyorsan, Türkiye Cumhuriyeti masa başında kurulmadı, savaş meydanlarında kuruldu.  Bedelini öder, gelir alırsın”.

Muharrem İnce haklı.  Bir şey alırken, elbette bedeli ödenir.  Bu bedelin, en hafifinden çok zorlu ve uzun bir siyasi mücadele olacağı açıktır.  Hatta bu bedel, İnce’nin burada kastettiği şekilde, doğrudan doğruya kanlı bir savaş da olabilir.  Lâkin İnce’nin gözden kaçırdığı şu ki, almak ile istemek fiilleri aynı şeyler değildir.  Hayat, nadiren salt isteklere göre biçimlenir.  İstemek başka, istediğini almak, gerçekleştirmek başka.  Bu anlamda almanın bir bedeli vardır ama, istemek bedavadır.  Doğru, Türkiye’de salt istemek dahi hâlâ bedava değil, ama işte şimdi hep beraber diyoruz ki, her demokratik toplumda nasıl bedavaysa, artık bu ülkede de öyle olmalıdır.   Zana’nın rahatça konuşmasını, hiç konuşmamasına tercih ettiğine ve kutladığına göre, İnce’nin de buna bir itirazı olmaması beklenir.

Özerkliği, bağımsızlığı, Türkiye’de bir Kürt ülkesi kurmayı falan geçtik.  Sadece bir ismi, bir kimliği almak için bile, Kürtler ağır bir bedel ödemek zorunda olduklarının fazlasıyla farkında.  Otuz küsur yıldır dağlarda savaşarak, onca kan dökerek ve kurban vererek bedel ödemekle meşguller.  Ancak bugün gelinen noktada, bu bedel karşılığında alınacak olan şeyin ne olduğunu anlamanın epey uzağındayız.  Bu sanırım Türkler kadar Kürtler için de geçerli.

Bir kere, T.C. devletinin Kürt taleplerinin ne kadarını ne şekilde kabul etmeye hazır olduğu hâlâ çok belirsiz.  Ama daha önemlisi, devletle savaşı sürdürmeye devam eden PKK’nın talepleri de bir o kadar belirsiz.  Savaşma nedenleri özerklik mi, bağımsızlık mı?  Kürtçenin ikinci resmi dil olması, müfredata ve medyaya  girmesi kabilinden, “kültürel haklar”ın elde edilmesi mi?  Yoksa çok daha özgül, sınırlı amaçlar mı?  Sözgelimi, yakın geçmişte genel af, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması yahut ev hapsine geçirilmesi gibi girişimler karşılığında PKK’nın silah bırakacağı yolunda rivayetler dolaşıyordu.  PKK’nın savaşma nedenleri yoksa bu türden sonuçları almakla mı sınırlıydı?  Ortada resmi bir bildirge veya program olmayınca, bu geniş ihtimaller skalası üzerinde belirli bir noktaya parmak basmak zor.  Ama pek çok insan bu soruların yanıtını ararken, kanlı savaş durmaksızın devam ediyor.  Bu durumda, “Türkler ve Kürtler böyle savaşıp duracaklarsa, bari ne için savaştıklarını bilerek savaşsalar” demekten başka çare kalmıyor sanki.  Ne için savaştıklarını bilirlerse, savaşmaktan vazgeçmeleri de bir nebze kolaylaşır belki.

Kendi siyasi hedeflerini açıkça ortaya koymak ve duyurmak, PKK gibi illegal bir örgüt için zor olabilir  ama, BDP gibi seçimle gelen, meclise giren ve yoluna legalite içinde devam etmeyi amaçlayan bir parti için bunları yapmak daha kolaydır ve üstelik gereklidir de.  Bazı durumlarda, illegal bir örgüt siyasal hedeflerinin bir miktar belirsiz kalmasından medet umabilir ve pekâlâ bu belirsizlikten nemâlanabilir; ama belirsizlik legal bir örgütün gündeminde çabuk sırıtır ve o örgüte faydadan çok zarar getirir.

İşte bu bakımdan, Leyla Zana ve diğer BDP’li politikacıların, hedef ve taleplerindeki belirsizlikleri asgariye indirmeye özen göstermelerinde büyük yarar var.  Yukarıda, Zana’nın temennilerle çözüm önerilerini birbirinden daha dikkatle ayırması gerektiğine işaret ettim.  Bunun yolu da, sözkonusu önerileri daha netleştirmekten geçiyor.  Kürtlerin yeni anayasaya bir “ulus” olarak girmesi, referandum, federalizm, özerklik ve bağımsızlık  gibi konular iyi güzel de, bütün bunlara zemin olacak, içlerini dolduracak daha özgül çözüm önerilerine ihtiyaç var.  Kanımca, Kürtlerin Türkiye’de sayısal varlığını ortaya koyacak bir nüfus sayımının gerçekleşmesi doğrultusunda yapılacak bir girişim, bu çözüm önerilerinin başında gelir.  Etnisite verilerini içeren yeni bir nüfus sayımı, Kürtlerin açmak için zorladıkları kapıların fazla kırılıp dökülmeden aralanmalarını sağlayabilir.

Yeni bir seçim sisteminde kullanılacağı öngörülürse, böyle bir nüfus sayımının sonuçlarının bir şekilde nüfus kâğıtlarına işlenmesi mecburiyeti de doğabilir.  Nüfus kâğıtlarından din hanesinin silinmesi yönündeki taleplerin tam da arttığı bir dönemde, bu kâğıtlara bir de ikinci bir etnik aidiyet hanesi ekleme fikri, çok aykırı kaçabilir.  Oysa, din hanesinden farklı olarak, etnisite hanesinin tamamen isteğe bağlı ve beyana dayalı şekilde doldurulacağı açıktır:  etnik kökeni ne olursa olsun, kendini o etnisiteye ait hisseden her vatandaşın isterse beyan edeceği bir kimlik bilgisidir burada söz konusu olan.

Gene de, yeni bir nüfus sayımı talebinin her şeyden önce çok güçlü bir siyasi dirençle karşılaşacağı şüphesiz.  Tüm bir Cumhuriyet tarihi boyunca, etnik kökenle ilgili nüfus bilgilerinin nasıl özenle gözlerden ırak tutulduğu ve nasıl hiç bir biçimde gündeme getirilmesine müsaade edilmediği iyi biliniyor.  Kaldı ki, bu bilgileri içeren saydam bir nüfus sayımının karşısında yığınla hukuki ve idari engel olduğu muhakkak.  Ayrıca, bir seçim sistemine zemin yapılması halinde, yalnız pratik değil teorik planda da türlü sakıncalar taşıdığı öne sürülebilir.  Dahası, mesele Kürt halkının iradesinin belirlenmesiyse, salt ikâmete dayalı halihazırdaki seçim sisteminin bazı ayarlamalarla bu iradenin belirlenmesinde yeterli olacağını, sözgelimi, Kürt-ağırlıklı vilâyetlerde il bazlı seçim sonuçlarının halkın rengini iyi kötü zaten yansıttığı savunulabilir.

Bu hususların tartışmasına burada girecek değiliz.  Ancak, seçim sistemiyle bağlantılı boyutunu bir yana bıraksak da, şunu sormadan geçmemiz güç:  Kürt-Türk çekişmesinin bu kadar yakıcı bir hale geldiği ve her gün konuşulduğu bir aşamada, ülkenin iki temel etnik unsurunun nüfus rakamlarını bilmek istemekten daha doğal ne olabilir?  Şüphesiz ki, doğal olduğu kadar, asgari bir demokratik haktır bu.  Bu demokratik hakkı başta yasama organı olmak üzere ülkenin diğer tüm organlarında ve platformlarında aramak elbette, haklarını silahla arayan PKK gibi bir örgüte düşmez, ama seçimle gelen ve seçimlere, referandumlara önem veren BDP bu konuda çok iş yapabilir ve epey mesafe alabilir.  BDP’nin halen bu doğrultuda bir çalışması var mı bilmiyorum, ama varsa pek öncelik verdiği ve kamuoyuna duyurmak için çaba harcadığı söylenemez.

Türkler arasında, sözkonusu nüfus sayımını ülkenin bölünmesinin anahtarı olarak görecek ve bu nedenle şiddetle karşı çıkacak geniş ve gürültücü bir kesim olduğu muhakkak, ancak bu sefer çok fazla direnebileceklerini sanmıyorum.  Ve umuyorum ki bu Türklerin hiç değilse hatırısayılır  bir kısmı, bu doğrultuda ortaya konan demokratik taleplerin ülke bütünlüğünün bozulmasına değil muhafazasına yardım edeceğini farketmekte daha fazla gecikmeyecek. 

Zana’nın “İlk başta özerklik istedik, ama Kürtler özerkliğin yeterli olmadığını düşünüyor” yolundaki sözünden, Kürtlere kendi kaderlerini tayin edecek bir referandum düzenleme hakkı verilmiş olsa, bugün yapılacak böyle bir referandumdan düpedüz bağımsızlık yönünde bir karar çıkacağına ilişkin bir izlenim edinmek mümkün.  Zana, Kürt halkının nabzını tutan tecrübeli bir siyasetçidir, elbette bir bildiği vardır; ama ben gene de, Zana’nın gerçekten bağımsızlık yönünde bir tahmini varsa, bu tahmininin doğruluğundan emin değilim.  Çünkü günümüzdeki berbat kutuplaşma ortamında bile, Kürtlerin bu ülkedeki menfaatlerinin Türkiye’den ayrılma arzularına ağır bastığına inananlardanım.  Temennim de bu yöndedir.  Tabiatıyla bunu, Türk milliyetçiliği adına değil, birlikte yaşama arzusu ve ihtiyacı adına söylüyorum.

Kanımca, şimdiki durumundan çok farklı olarak, istediği hakların çoğuna kavuşmuş, mazlum psikolojisinden çıkmış ve kendine güveni gelmiş bir Kürt halkının Türkiye’de keyfine diyecek olmaz.  Olur da bir gün, halen ufukta dahi görünmeyen bir referandum gelir kapıya dayanırsa, yüreğinde bağımsızlık ateşi hiç sönmeyen Kürtlerin önemli bir bölümünün bile, şapkayı önlerine koyup iki defa düşüneceklerinden hemen hemen eminim diyebilirim.  İlla Quebec’e bakmamız gerekiyorsa, orada olan da tam bu.  Son tahlilde, Quebec’lileri bağımsızlığa doğru sıçramaktan alıkoyan esas engel, sahip oldukları özgürlükten ve rahat yaşamdan başka bir şey değil.

Tabii Kürtler için o günlere daha çok var.  O günlerin gelmesi için, Türklerin artık daha fazla ayak sürümeden en temel Kürt taleplerini cömertçe karşılaması, ama daha da önemlisi, her demokratik ve hızla değişen toplumda olduğu gibi, taleplerin arkasının hemen hiç bir zaman kesilmeyeceği gerçeğine kendilerini hazırlaması gerekiyor.  Görülen o ki, Türkler Kürt taleplerinin ardı arkası gelmeyeceğinden korkuyor; ama herhalde en çok da, her Kürt talebinin bir biçimde Kürt bağımsızlığına yol açacağından korkuyor. 

Oysa, Türkler Kürtlerin her talebini karşılamak zorunda değil.  Gene her demokraside olduğu gibi, sadece tek bir tarafın tamamen  tatmin olması zaten imkânsız.  Fakat Türklerin Kürtlerin bazı taleplerini hakkıyla reddedebilmesi için, diğer bazı taleplerini kabul etmiş olmaları gerek.  Bunu yaptıkları ölçüde, Kürt taleplerinin haklısını haksızından, doğrusunu yanlışından ayırdetme imkânlarının artacağı da ortada.

Her Kürt talebinin bağımsızlıkla sonuçlanacağı korkusuna gelince: ortamı yaratıldığı takdirde, korkulan her ihtimalin başa gelmemesi için bir neden yok.  Sözgelimi, yukarıda değindiğim nüfus sayımı talebinin, hipotetik bir düzlemde mantıki sonucuna götürüldüğü zaman elbette Kürt bağımsızlığına kadar yolu vardır, ancak gerçekte nereye kadar gideceği ve nerede duracağı, Kürtlerin kendilerini özgür, güvenli ve tatminkâr bir ortamda hissedip hissetmeyeceklerine çok bağlıdır.  Bu ortamın oluşmasında en belirleyici etken ise, Türklerin verecekleri kararlardır  şüphesiz.

Sonuçta, korkunun ecele faydası yok.  Belki de, Türklerin korkularını yenecek tek şey, bir miktar risk kültürüdür.  Kanada’da görülen, özünde bu risk kültürünün bir dışavurumudur:  Federal Hükümet, Quebec’e özgürlüğünü sağlayacak hak ve imkânları tanıdığı ölçüde, Quebec rahat eder ve aynı ölçüde federasyon içinde kalmak ister.  Yani Federal Hükümet, Quebec’i kaybetmeyi göze aldığı sürece, Quebec federasyonda kalmayı sürdürür. 

Bu açıdan bakılırsa mesele, Kürtlere bir şeyler vererek onları aynı gemide tutmak işi değildir sadece.  Vermek yetmez, kaybetmeyi de göze almak gerekir.  Kaybetmeyi göze almadan kazanmak mümkün değildir.  Kürtleri bugün kazanmanın yolu da, istensin istenmesin, onları kaybetmeyi göze almaktan geçiyor.  

Eğer Quebec modelinden Kürtlerin öğreneceği bir şey varsa, Türklerin de var.

___________________________________________

*Bu yazı, 29/01/2012’de Birikim Güncel’de yayınlanmıştır.

Via Egnatia’dan Evliya Çelebi Yolu’na

Ocak 8, 2012

Çocukluk yıllarımın aklımda yer etmiş hatıralarındandır: on yaşlarındayken, Amerika’daki tanıdıklarından biri, İstanbul’dan geçerken babamı ziyarete gelmişti.  Babam, 30’lu yıllarda Amerika’da uçak mühendisliği okumuştu; adam da onun üniversiteden eski bir arkadaşıydı.  Babamın bazı okul arkadaşlarının yalnız uçak değil, makine, inşaat, elektrik mühendisi olmalarına alışıktım da, bu Amerikalının bir yol mühendisi olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım.  Yol mühendisi de neyin nesiydi?  Babam, yol mühendislerinin özellikle Amerika’da çok önemli ve revaçta olduğunu uzun uzun anlatmıştı ama, herhalde anlattıklarına kafam basmamış olmalı ki, bu Amerikalıyı “kaldırım mühendisi” diye arkadaşlarla dilimize dolayıp, haftalarca, aylarca dalgamızı geçmiştik.  Çok sonraları, 80’li yıllarda Türkiye’de otoyollar ve köprüler yapılmaya başlayıp da, trafikteki pek çok tıkanıklık ve kazanın yol yapım ve tasarım hatalarından kaynaklandığını gördükçe, bu mühendislik dalının ne kadar önemli ve hayati olduğu kafama dank etti.  Dahası, başta İstiklal olmak üzere İstanbul’un en gözde caddelerinin, tekrar tekrar sökülüp yeniden yapılmalarına rağmen bir türlü doğru dürüst döşenemediklerini gördükçe, otoyollar falan bir yana, bizzat kaldırımların bile bir mühendislik gerektirdiği fikri sabitleşti kafamda.

Daha sonra, yirmili yaşlarımda, bu sefer Kuzey Amerika’nın dağlık bölgelerinde yürüyüş yaparken, kendine “patika açıcısı” veya “güzergâh hazırlaycısı” diyen biriyle tanışmıştım.  Adamın işi, derin ve engebeli ormanlık alanlarda yürüyüş ve gezi yolları planlamak ve oluşturmaktı.  Bu iş tarifini duyunca, Anadolu’da en elverişli ve kestirme yol güzergâhını bulması için önden salıverilen katır hikâyeleri gelmişti aklıma.  Ama bu işin, içgüdüye, sezgiye veya el yordamına bırakılamayacak kadar hesap ve bilim işi olduğunu anlamakta gecikmedim.  Ormancılıkla ilgili bazı meslek yayınlarını karıştırdığım zaman rastladığım ilânlardan da anladım ki, “patika açıcıları”, orman mühendislerinin, peyzaj mimarlarının, kadastrocuların, haritacıların ve biyologların pek çok becerisine sahip ve bu nitelikleriyle de, özellikle milli parklar ve benzeri bölgelerde belki hepsinden daha revaçta.  Tabii Türkiye’de durum hep farklı oldu.  Ülkemizin en bakım ve ilgi gören ormanlık alanlarında bile, yürüyüş parkurlarının sayısı ve uzunluğu hâlâ fevkalâde sınırlı.  İstanbul’un artık neredeyse içinde kalan koca Belgrad ormanında dahi, insanların çevresinde dönme dolap gibi dolaştığı Neşet Suyu “caddesi”nden başka doğru dürüst bir parkurun olmaması, herhalde bu gerçeğin en bariz göstergesidir.  Belli ki,  aslında “patika açıcıları”na  Türkiye’de büyük bir gereksinim var, ancak her nasılsa halen esameleri bile okunmuyor.

Tabii şu da var ki, ormalık alanlarda yürüyüş parkurlarının açılmaması, bir ilgisizlik veya ihmalden ziyade, idareciler katında bilinçli bir tercihin sonucu da olabilir.  Bizde bürokrasi halkımıza pek güvenmez, malûm.  Bu güvensizlik, orman bürokrasisinde daha da derindir.  Doğrusu, halkımızın bu derin güvensizliği çoğu zaman haklı çıkaran davranışları da pek eksik olmaz: köylüsü, her fırsatta ormandan azar azar kırpar, tarla açar; şehirlisi, çerini çöpünü ormanda bırakır, bir mangal yakmadan da duramaz.  Bu tür nedenlerle, orman bürokrasisinde anlaşılır fakat yanlış bir koruma refleksi oluşmuştur: orman idarecileri ve memurları, orman alanlarının halkla temasını ellerinden geldiğince asgaride tutmaya çalışırlar: insanları da, ormanları da birbirinden izole edilmiş ayrı “toplu koruma” alanlarında muhafaza etmek isterler.  Oysa yapılması gereken, ormanları ve doğal alanları, hızla şehirleşen ve kötü bir şehirleşme içinde daha da hızla boğulan topluma en erişilebilir hale getirmektir; yürüyüş parkurları ve rekreasyon alanlarını çoğaltmak da, bu işlerin vazgeçilmez bir parçasıdır elbet.  Ne var ki,  bu yönde gösterilecek her çaba, fiziki yatırımların ötesinde, çeşitli eğitim, özendirme, denetim ve müeyyide mekanizmaları geliştirmeyi de gerektirir; bunlar ise bürokrasinin gözünde ekstra işten, ekstra masraftan, kısacası angaryadan fazla bir anlam taşımaz.

Buraya kadar yol mühendislerinden, patika açıcılarından bahsettim ama, yollarla ilgili başka faaliyet ve iş alanları da yok değil.  Bunlardan biri de, yol arkeolojisidir. Eski ve antik uygarlıkların yerleşim alanlarının keşfi ve dokümentasyonu tamamlandıkça, sıra eski ticaret, seferberlik ve göç yollarının keşfine gelmekte.  Sözgelimi, Yukatan yarımadasındaki Maya uygarlığının kayıp ticaret yollarıyla ilgili araştırmalar oldukça yenidir ve genellikle arkeologlar ve yakın meslek gurupları tarafından, gözlerden ırak bir şekilde yürütülür.

Diğer taraftan, “yol arkeolojisi”nin yanısıra, bir tür “yol turizmi”nden  de söz edilebilir.  Bu turizm türünün ilgi odağı, çok eskiden beri bilinen ve yer yer hâlâ kullanılan tarihi yollardır.  Tabiatıyla, “Yeni Dünya”dan çok daha sıklıkla, “Eski Dünya”da rastlanır bunlara.  En ünlüleri ve uzunları, malûm, ufak bir bölümü Türkiye’den de geçen İpek Yolu’dur.  Bir diğeri de, bir kısmı gene Türkiye’den geçen Via Egnatia’dır.  Egnatia Yolu, Roma’yı Roma yapan imparatorluk sathındaki muhteşem yol ağının bir kolunu oluşturur; Arnavutluk kıyılarından başlayıp, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan’dan geçerek İstanbul’da son bulur.

Bu antik yol üzerinde, arkeologlara düşen daha epey iş olmakla beraber,  turizm ve kültürel etkileşime dönük başka işlere de yer olduğu anlaşılıyor.  Halihazırda bu işleri örgütleyen Egnatia Yolu Vakfı (VEF) adında 2007’de kurulmuş Hollanda merkezli bir vakıf da mevcut. Kendini “Balkanların köprüsü” olarak tanımlayan vakfın tanıtım broşüründeki amaçları arasında, yürüyüş turları düzenlemek, gerekli yol işaretlemelerini gerçekleştirmek, güzergâh üzerindeki türlü darboğaz ve engelleri aşmak, güzergâh çevresindeki köylerin, mikro krediler yardımıyla pansiyon, merkep ve at değiştirme istasyonları kurmalarına önayak olmak, Egnatia yolu boyunca değişik ülkelerin katılımı ile konserler, atölye çalışmaları ve sergiler planlamak, ilgili ülke ve bölge gençleri arasında mübadele programları hazırlamak gibi pratik hedeflerin yanısıra,  genellikle ulusal sınırları içine hapsolmuş “milli” arkeolojiler ve tarih yazımları arasında iletişim sağlamak ve ortak payda aramak gibi daha zorlu ve uzun soluklu amaçlar da var (Daha ayrıntılı bilgi, www.viaegnatiafoundatıon.eu’da bulunabilir).  Bütün bunlar, “yol turizmi” dediğimiz faaliyet alanını yaratıcı ve cazip kılan amaçlar.

VEF, geçen yaz Egnatia Yolu’nun son etabını kapsayan bir yürüyüş düzenlemişti.  Yakınlarda ise, İstanbul’daki Hollanda Enstitisü’nde bu yürüyüşe katılanların izlenimlerine de yer verilen uzun bir toplantı yapıldı.  Yolun son etabının Trakya’dan geçmesi beni özellikle ilgilendirdiğinden, bu izlenimleri dinlemeye gittim.  Oradaki konuşmalar arasında, kucağında baskıdan yeni çıkmış bir deste kitapla dolaşan dostum Caroline Finkel’e rastladım.  Bu kitapların bir süredir Kate Clow ile birlikte üzerinde çalıştığını bildiğim kitaplar olduğunu görünce, hemen bir tane aldım.

Evliya Çelebi Yolu adıyla İngilizce yayınlanan bu küçük kitap (The Evliya Çelebi Way), faydalı bilgiler içeren dopdolu bir seyahat kılavuzu.  Ama kılavuzu özellikle ilginç kılan, yazarları ve konusu.  Artık hayli marjinalleşmiş olmakla birlikte, hani “Türkiye’yi Türklerden iyi bilen gavur” kategorisi vardır ya, işte bu Britanyalı iki yazar da hakkıyla tam o kategoriye girenlerden.  Kate Crow, Batı Anadolu’daki bazı antik hac yollarını ihya etmesi ve Likya yolu diye anılan çok güzel bir güzergâhta yürüyüş turları düzenlemesiyle tanınıyor.  Türkiye’de “yol turizmi”nin en deneyimli öncülerinden.  Caroline Finkel ise, Kate Crow gibi uzun zamandır Türkiye’de yaşayan ve Osmanlı tarihi üzerine kapsamlı eserleriyle bilinen bir tarihçi.  Ayrıca, büyük seyyahın dörtyüzüncü doğum yılı vesilesiyle geliştirilen ve UNESCO tarafından da desteklenen Evliya Çelebi projesinin de mimarlarından. 10 ciltlik Evliya Çelebi külliyatının  elden geçirilerek yakınlarda yeniden yayımlanmasıyla  daha da ivme kazanan bu projenin bir sürü yeni çalışmaya ilham vereceği muhakkak.  Evliya Çelebi Yolu, bu çalışmaların ilki sayılabilir.

Evliya Çelebi projesinin, kadim bir yol üzerinde gezinti keyfinin, kültürel etkileşimin ve tarihi duyarlılığın arttırılmasına yönelik olarak Via Egnatia projesiyle benzer amaçlar taşıdığını söylemek mümkün.  Ancak aralarında önemli farklar da var.  Bir kere, Caroline’ın öncülüğünün yanısıra, Donna Landry, Susan Wirth, Chris Gardner, Andy Byfield gibi değişik kulvarlardan gelen yazar, fotoğrafçı, botanist meraklıların da varlığı düşünülürse, Evliya Çelebi projesinin arkasındaki ekibin daha donanımlı ve konuya odaklanmış insanlardan oluştuğunu görmek zor değil.

Diğer taraftan, yolun kendisinin de farklı türden deneyimler vaad ettiği açık.  Egnatia yolunda yürürken insan büyük ölçüde kendi muhayyilesi ve hayal gücüyle başbaşa kalır.  Oysa Evliya Çelebi yolunda o hayal gücünü her adım başı harekete geçirecek yazılı bir tanıklık da var.  Bu tanıklığın, yolcuya farklı heyecanlar ve sürprizler yaşatması kaçınılmaz.  Evliya Çelebi’nin üç buçuk asır öncesine ait tasvirleriyle bugün gördükleri arasındaki tezat, yolcuda kimbilir ne karmaşık duygular, şaşkınlıklar ve burukluklar yaratır.  Lâkin, zamana direnip de o tasvirlere hâlâ uyan her görüntü karşısında duyulacak keyfe de doyum olmaz herhalde.  Tabii, yol boyunca ortaya çıkacak türlü bilmeceler de cabası. Yüzyıllar içinde (çoğunlukla daha düşük irtifalara inerek) yer değiştiren yerleşimler ve yollar bu bilmeceler arasındadır; ama asıl bilmeceler, genellikle sadece son elli-atmış yılda isimleri değiştiriverilen yerleşim ve mevkilerdir.  Kitapta da belirtildiği üzere, 1940 ile 2000 yılları arasında Türkiye’de 12,000 köyün adı değiştirilmiştir: toplamın aşağı yukarı % 35’idir bu.  Daha düşük bir yüzde oranından hesaplansa bile,  Evliya Çelebi yolunun payına düşen bilmece köylerin sayısı da herhalde hatırısayılır bir rakamı bulur.

Evliya Çelebi Yolu denen yol, ünlü seyyahın 1671’de Mekke’ye yaptığı hac yolculuğunun, Afyon ve Uşak üzerinden dolanıp Simav ovasında son bulan ilk ve ufak bir merhalesini kapsıyor, ama 650 km’lik bu bölüm bile ciddi bir mesafedir.  Evliya Çelebi’nin saptığı her köşe bucak hesaba katılsa, bu mesafe çok daha büyür kuşkusuz.  Ama çeşitli teknik ve estetik nedenlerle, bazı sapmalar ve  zigzaglar isabetli bir şekilde rota dışında tutulmuş.  Tahmin edileceği gibi, yolun belirli kısımları zaman içinde, maden ocakları, otoyollar ve en önemlisi büyüyen kasaba ve kentlerin altında kaybolmuş durumda.  O nedenle, normalde Üsküdar’dan başlayan yol İzmit körfezinin güneyindeki Hersek köyünden başlatılmış.  Ayrıca yolun, yürüyüşcülere, bisikletçilere ve ata binenlere göre ayarlanmış  farklı etapları ve rotaları var.  Kitapta bu etapları ve rotaları gösteren detaylı açıklamaların yanısıra, güzel bir harita da mevcut.  Çalışmanın teknik yönden belki de en kullanışlı yanı, yol boyunca GPS kullanımı için gerekli koordinatların indirilebileceği bir site tarafından da destekleniyor olması (www.evliyacelebiway.com).

Şurası muhakkak ki, Evliya Çelebi Yolu gibi bir projenin bugün gerçekleşebiliyor olması, kendi özgün değerinin çok ötesinde bir anlam ve öneme sahip.  Bunu, Türkiye’de gerek insanların gerek bizzat devletin gözlerinin açılmasının ve eski ürkekliklerinden sıyrılmalarının bir işareti olarak görmek mümkün.  On yıl öncesini bilemem ama, herhalde yirmi yıl önce Çelebi Yolu projesinin gerçekleşme şansı hiç yoktu.  Biraz daha gerilere gidilse, gerçekleştirmek şöyle dursun, böyle bir projeden bahsetmek bile soruşturma konusu olabilirdi.  Bir yürüyüş turu için gerekli olan biraz detaylı bir harita bile, pekâlâ yeterdi buna.

Nitekim pek çok yürüyüşçü gibi benim de bir harita vukuatım vardır.  70’li yıllarda, arkadaşlarca planladığımız uzunca bir yürüyüşe kolaylık sağlar düşüncesiyle Genelkurmay Harita Komutanlığına dilekçeyle başvurmuş, güzergâhımızı içeren bir kaç detaylı (1/25,000’lik) pafta nüshası talep etme gafletinde bulunmuştum.  O zamanlar devlet memuru olmam hasebiyle kanuni hakkım olduğu önceden söylenmesine rağmen, talebim kuşku uyandırmış olmalı ki, hakkımda soruşturma açılmış, bu soruşturmadan paçayı kurtarmam ise pek kolay olmamış, neredeyse bir yılan hikâyesine dönmüştü.  Bu hadiseden sonra, yanılmıyorsam büyük coğrafyacı Yves Lacoste’a atfedilen o ünlü denklem kulağıma küpe oldu: bir ülkede demokrasinin gelişmişlik derecesi, o ülkede erişilebilir haritaların ölçeğiyle doğru orantılıdır!

Tabii şunu da unutmamak gerekir ki, başdöndürücü hızla ilerleyen teknoloji, başta devletlerin sınırları olmak üzere, hemen herşey gibi bu kadim hükümlerin de altını oymakta.  Evliya Çelebi Yolu’nun elindeki GPS’li harita donanımı ve imkânlarına bakılırsa, Türk demokrasisinin Lacoste’un denklemi uyarınca çağ atlamış olması gerekir.  Oysa Türkiye bağlamında haritaların erişilebilirliğindeki artışın ne kadarının teknolojinin yalın bir dayatmasının sonucu olduğu, ne kadarınınsa demokratik normların devletçe gerçekten içselleştirilmesinden kaynaklandığı pek o kadar belirgin değil.  Ama öyle veya böyle, devletin Evliya Çelebi Yolu’na gölge etmeyeceği ortada.  Tersine, kitabın teşekkür bölümünde özenle vurgulandığı gibi, Evliya Çelebi Yolu başta Turizm Bakanlığı olmak üzere devletin ilgili mercileri tarafından resmen ve aktif şekilde desteklenip teşvik görmekte.  Daha iyisi can sağlığı!

Kitapta, Çelebi Yolu’nda gezintiye çıkanların kırsal kesimde sıcak karşılanacağına dair bir tespit var.  İşin püf noktası, bu tespitte.  Zira yol güzergâhı üzerindeki kırsal kesim insanlarının turistlere ve gezginlere yönelik tavrı, Çelebi Yolu projesinin yürümesinde en az devletin yaklaşımı kadar hayati öneme sahip.  Kitapta, “trekçiler genellikle şaşkınlıkla karşılanır; bir insanın, sırtında ağır bir çantayla, sırf keyif için dağda bayırda dolaşması yeni bir fikirdir” deniyor.  Gerçekten de, özellikle kırsal kesim insanının kafasına yeni yeni giren bir fikirdir bu.  Yakın zamanlara kadar, trekçilerin, hele yabancı uyruklu da değilseler, terörist, “anarşist” veya hapishane kaçkını olarak algılanageldikleri, ya da en hafifinden defineci hatta maden veya bilmemne casusu olarak damgalanageldikleri iyi bilinen bir gerçek. Hiç değilse yürüyüşlerinin bir tanesinde, köylü tarafından ihbar edilip de geceleyin kampta jandarma baskınına uğramadan yolculuğunu bitirebilmiş trekçilerin sayısı azdır. En azından, benim en çok gezindiğim 70’li yıllarda durum böyleydi.  Lâkin o zamandan bu zamana köprünün altından çok sular aktı.  Türkiye kırsalına özgü bir takım önyargı, korku ve paranoyalar bugün de pek eksik değil ama, jandarması da köylüsü de, trekçileri, gezginleri, turistleri ayrı bir cins olarak algılayıp, diğer öcülerden ayırdedebilecek durumdalar artık.  Dahası, bunları hayatlarında yeni bir gelir ve ilham kaynağı olarak benimsemeye de yatkın hatta hazır görünüyor çoğu.

Evliya Çelebi Yolu’nun kanımca en hoş yönü, büyüme potansiyeli çok yüksek, ucu açık bir proje olması.  Evliya Çelebi’nin katettiği yollar alt alta toplansa, herhalde Roma’nın tüm yollarının toplamını geçer.  Türkiye’nin kendi içinde ve çevresindeki ülkelerde istikrar ve uygun ortam oluştukça, Çelebi yolunun yavaş yavaş fakat misliyle uzaması olmayacak bir gelişme değil.  Kanımca, hayali bile heyecan verici.

_______________________________________________

Bu yazı, 9 Aralık 2011’de acikgazete.com ve Birikim güncel’de yayınlanmıştır.

MAHALLEDE DİYALOG HAVALARI

Kasım 23, 2011

Son yıllarda dinler-arası diyalog toplantıları iyice yaygınlaştı.  Tahmin edileceği gibi bunlar, diyaloga ihtiyaç duyulan gerilimli ve çatışmalı coğrafyalardan ziyade, diyalogun asgari düzeyde zaten mevcut olduğu sakin ortamlarda gerçekleşmekte.  Bunlardan son bir tanesi de, geçen hafta Montreal’de yapılan ve hayli geniş katılımlı uluslararası bir konferanstı. 

Çeşitli dinler ile mezheplerin konferansa katılan önde gelen temsilcileri ve ünlü diyanetçiler içinde en dikkat çeken, Budizmin büyük gurusu ve Tibet’in sürgündeki ruhani lideri Dalai Lama’ydı kuşkusuz.  Ama konuşmacılar arasında, İranlı insan hakları savunucusu Şirin Ebadi gibi, herhangi bir dinin temsilcisi veya taraftarı olmaktan çok tenkitçisi veya muhalifi olan, otoriter rejimlerin seküler olduğu kadar teokratik türlerinden de kaçmış  farklı tarzda sürgünler de eksik değildi.

Medyaya yansıdığı kadarıyla anlaşılan o ki, diyaloğun yalnız dinler arasında değil, dinler ile diğer seküler ve din-dışı inanç sistemleri arasında da aranması, konferansa diğer emsallerine göre daha geniş bir ufuk kazandırarak, kamuoyunda daha yakından izlenmesini mümkün kıldı.  Konferans tarihinin, 11 Eylül saldırısının 10. yılını anma törenlerine rastgelmesi (veya rastgetirilmesi) de, İslam tartışmalarının bir defa daha ön plana çıkmasına neden oldu.  Müslüman diyanetçilerin İslam’ın terörle özdeşleştirilmesi eğilimine karşı dillendirdikleri söyleme Dalai Lama’nın da yürekten arka çıkması, epey yankı yapmışa benziyor.

Diğer taraftan, konferansta tek kadın konuşmacı olduğu anlaşılan Şirin Ebadi’nin belki söyleyeceği çarpıcı şeyler vardı, ama medyaya pek yansımadığına göre, herhalde gürültüye geldi ki, buna da fazla şaşırmamak gerekir.  Zira bu konferansın da diğer benzerleri gibi, bilinenlerin tekrarından pek öteye gitmediği, özgül gözlem ve analizlere pek fırsat bırakmaksızın, temennilerle başlayıp temennilerle bittiğini tahmin etmek güç değil. 

Oysa küçük bir mahalle toplantısı, çok daha ilginç, öğretici, en azından daha eğlenceli olabilir.  Çaylı, kahveli, müzikli, içkili böyle bir toplantıda, insanlar tepkilerini daha rahat ortaya dökebilir, ağızlarındaki baklayı daha kolay çıkarabilir.  Aynı günlerde, Montreal’in bir başka köşesinde, işte tam da böyle bir toplantı yapıldı.  Şehrin merkezi semtlerinden birinde, daha sınırlı fakat somut bir planda dinler-arası diyalog konferansıyla benzer amaçları paylaşan, ancak mütevazı bir salonda yalnızca üç konuşmacının katıldığı nispeten küçük bir toplantıydı bu.

Ben dinler-arası diyalog konferansına gitmedim.  Onun yerine, sözkonusu semtte epeyce zaman geçirmiş biri olarak, bu mahalle toplantısını izlemeyi tercih ettim.  Konferansa gitmemekle neleri kaçırdığımı bilemem, ama bu toplantıyı izleyerek, mahallelinin kafasını yoran bazı konuları daha yakından anlamak gibi önemli bir fırsatı kaçırmamış oldum.  Ayrıca, “diyalog” sorununun genel ve soyut bir düzlemden ziyade, özgül ve somut bir platformda tartışılmasına tanık olmak, doğrusu bana daha aydınlatıcı göründü.

Resmen duyurulduğu şekliyle toplantının amacı, semtteki Hasidik Yahudi cemaati ile bu cemaat dışında kalan ve “yerli” Qeubec’lilerle birlikte hayli heterojen bir topluluk oluşturan diğer semt sakinleri arasında “anlayış ve diyalogu geliştirmek ve böylece, ortaya çıkan bazı huzursuzlukların önüne geçmek” idi.

Hasidim cemaati, başta İsrail, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere, dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan dinci veya “dini bütün” Yahudi topluluklarından oluşuyor.   Anavatanları, Orta ve Doğu Avrupa olmakla birlikte, artık o coğrafyada mevcudiyetleri çok azalmış durumda.  Halen en yoğun şekilde bulundukları yer, herhalde hâlâ New York’tur.  Kanada’ya ve Montreal’e dalga dalga göçen Hasidimlerin hatırısayılır bir bölümünün de New York ve havalisinden geldiği biliniyor.  New York’un neredeyse değişmez simgelerinden biri olmalarına rağmen, rakama vurulduğu zaman, aslında nüfusları orada bile hayli marjinaldir.  Ancak, gerçekte olduklarından daha kalabalık göründükleri için, hemen her yerde kolayca farkedilen, baskın bir mevcudiyetleri vardır (Bu konuya aşağıda geleceğim).  Bugün dünyadaki toplam Yahudi nüfusu 16 milyon civarındaysa, “dini bütün”, ortodoks Yahudiler bunun en fazla % 15’ini teşkil etmekte.  Bu % 15’lik bölümün de hepsi Hasidimlerden ibaret değil.  Ağırlıklı konumlarına rağmen, Hasidimler bu ortodoks kesimin sadece Avrupa (Eşkenazi) kanadını oluşturmakta.

Toplantıyı düzenleyenler, Hasidik olmayan seküler Yahudilerden meydana gelen mahalli bir kültür ve medya gurubuydu. Burada “seküler” derken, Yahudi dünyasına aidiyet duygusunu gönlünde taşıyan, ancak genel topluma karışmış, kökten dinci veya “ortodoks” olmayan Yahudileri kastediyorum.  Bunlara, dini gelenekleriyle bağlantısı kopmuş veya asgariye inmiş liberal Yahudiler kadar, dinci olmamakla beraber dindarlığını koruyan ve “makul” ölçülerde sürdüren  “reformcu” Yahudiler (“Reform Yahudileri”) de dahil.

Konuşmacılardan ikisi, gene seküler Yahudi asıllılardan akademisyen ve yazar iki hanım, diğer üçüncüsü de Hasidimleri temsilen çağrılmış bir hahamdı.  Tabiatıyla, kulaklar hahamdaydı.  Zaten akademisyen-yazar hanımlar, kendileri veya semt sakinleri namına konuşmak yerine, biraz da hahamı kollayan bir şekilde, âdeta moderatörlük yapmakla yetindiler.  Lâkin gayet hazırcevap olan hahamın kollanmaya hiç ihtiyacı yoktu ve sorulan tüm sorulara cevap yetiştirmekte pek zorlanmadı.

Gazetelerde önceden çıkan açıklamaya göre, bu toplantının düzenlenmesine vesile olan olay, mahallede bulunan bir sinagoga ek inşaat yapılması için Hasidimlerin belediyeye yaptığı izin başvurusunun reddedilmesiydi.  Görünürde, bu başvurunun geri çevrilmesi için pek geçerli bir neden yoktu.  Fakat anlaşılan, bu tür başvurulara bakan belediye encümeninde söz haklarını sonuna kadar kullanan semt sakinlerinin bastırmasıyla, ruhsat talebi reddedilmişti.  Bu durum, son zamanlarda Hasidim cemaatlerinin mahallede hızla artan mevcudiyetleri karşısında duyulan rahatsızlığın son bir dışavurumu olarak yorumlanıyordu. Aslında rahatsızlığın da ötesinde, dillendirilmeyen, ancak “panik” derecesinde derin bir tedirginlikten bahsedilebilir.

Toplantı izlenimlerimi aktarmadan önce,  bu tedirginliğin oluşum sürecine bir göz atmamızda fayda görüyorum.

II

Mahallenin özellikle son on yılda yoğun bir Hasidim göçü aldığı bir gerçek.  Kilise türü diğer cemaat yapılarının içi boş ve sayısı sabit kalırken, hemen her köşe başında ardarda Hasidim havra ve okullarının açılması, birçok insanda Hasidik nüfusun yakında çoğunluğa ulaşacağı ve mahallenin bir Hasidim gettosuna dönüşeceği korkusunu pekiştirmekte. İlginç bir şekilde, bu korkuyu en çok dillendirenler, mahallelerindeki değişime başından beri tanık olan semtin eski sakinleri değil, Yunanlısından Polonyalısına, Latin Amerikalısından Ermenisine, Rusundan Lübnanlısına, son yıllarda dünyanın çeşitli yöre ve kültürlerinden gelip yerleşenlerdir.  Bu yeni sakinlerin içinde elbette dindar olanlar da vardır, ya da en azından, dini kimliklerini bir biçimde koruyanlar mutlaka mevcuttur, ama bunların büyük çoğunluğu sıkı sıkıya dinle örtülü “ortodoks” bir yaşam tarzına ne alışıktır, ne de böyle bir tarza karşı duydukları tepkiyi gizlemeye hazırdır.  Mahallede sayısı az olan Türklerden birinin, Hasidimlerin artan mevcudiyetinden bahsederken, “burayı da Fatih Çarşamba’ya çevirdiler!” diye söylenmesi hâlâ hatırımda.

Aslen Katolik olan, ancak kiliseleriyle doğum ve ölüm törenleri dışında pek bir ilgileri kalmamış görünen Fransız kökenli ve Fransızca konuşan Quebec’liler, yanılmıyorsam mahallenin halen hakim unsuru durumunda.  Geçmişlerinde Kanada’nın İngiliz kesimi tarafından maruz kaldıkları sömürü ve ayrımcılığa rağmen, bugün oldukça yüksek bir yaşam düzeyini tutturmuş görünüyorlar.  En azından içinde yaşadıkları bölge, şehrin en zengini olmasa bile, sosyal aktiviteleri, popüler lokantaları, hareketli kütüphaneleri, spor alanları, ağaçlıklı yolları, sevimli parkları ve ferah yerleşim düzeniyle,  orta ve orta-üst sınıf bir “burjuva” mahallesi sayılabilir.  Bir bakıma, liberal bir ortamın kök salması için hemen hiç bir şeyin eksik olmadığı bir mahalledir bu.  Gerek özgül geçmişleri, gerekse içinde yaşadıkları nispi refah dolayısıyla, bu liberal ortamdan en çok nasibini alanların mahallenin Quebec’li sakinleri olduğu düşünülebilir.  “Politik doğruluk”tan kolay kolay sapmamaları da, bu liberal ortamı hayli içselleştirmiş olmalarının bir sonucu herhalde.  Ama işte onlar bile, son zamanlarda kızgınlıklarını saklayamaz bir görüntü içindeler.

Kızgınlıklarının başlıca nedeni, öncelikle günlük yaşamda karşılaştıkları, basit fakat sinir bozucu nezaketsizlik, görgüsüzlük ve kabalık örnekleridir; bunlara pek “medeni olmayan”, yahut “medeniyetsizce” davranışlar da denebilir (“Nezaket” kavramına yakın, Frenkçedeki “sivil” olma halinin karşıtı anlamında).  Mahalle sakinleri arasında gittikçe yaygınlaşan izlenime göre, her nasılsa Hasidimler, daha sık ve neredeyse sistematik bir şekilde, bu tür davranışlar sergilemekte beis görmezler: sözgelimi, evlerinin önünü bakımsız bırakırlar, çer çöplerini toplamazlar; kırmızı ışıklarda bazen durmazlar, yayaların mutlak önceliği olmasına rağmen çoklukla onları beklemeden bastırıp geçerler; evlerinde bir tamirat veya tadilat yapacakları zaman, ne komşularının haklarına ne de ilgili mercilerin iznine bakarlar, vs.

Bize hiç de yabancı gelmeyen bu davranış biçimleri, elbette Kanada bağlamında da Hasidimlere özgü değildir.  Üstelik, Hasidimlerin ileri derecedeki görünürlükleri, bir sürü yanlış ve günahın üzerlerinde yapışıp kalmalarına yol açar kuşkusuz.  Zira Hasidimler çevrelerine gösterdikleri ilgisizlikle ters orantılı şekilde, kendi giyim kuşamlarına fevkâlade özen gösterirler: bilindiği gibi, lüleli saçları, heybetli kalpakları ve simsiyah kostümleriyle, sivil bir kalabalık içinde bir ordunun üniformalı subayları kadar tanınır ve seçilir bir görüntü arzederler.  Üniformasız bir sivilin sokakta veya çevrede yaptığı bir yanlış gözden kaçabilir veya farkedilmeyebilir, ama neredeyse bir Zoro veya Batman kadar göze batabilen birilerinin yaptıkları, ne kadar sıradan ve önemsiz olursa olsun, zihinlere kolayca kazınabilir.  Hasidimlerin bu görünürlüğünün bu anlamda bir dezavantaj olduğu muhakkak, ama gene de, bu dezavantajın onların kabahat skorlarının fazlalığını açıklamaya yetmeyeceğini düşünenler, herhalde çoğunluktadır.

O halde bunu ne açıklayabilir?  Tabiatıyla ilk akla gelen, aradaki derin kültür uçurumudur: Hasidimlerin bambaşka bir kültürden geldikleri için, yeni yerleştikleri ülkeye uyum sağlamakta zorlandıkları, onlara atfedilen kabahatlerin de bu uyum zorluğunun bir sonucu olduğu düşünülebilir.  Ancak bu açıklama bazı istisnalar dışında pek geçerli sayılmaz, çünkü en azından Montreal’e yönelik Hasidim göçü, hayli katmanlı bir uygarlık süzgeçinden geçmiş bir göçtür.  Hasidimler, farklı zaman kesitlerinde ve dalga dalga Kuzey Amerika’ya göç ettikleri zaman, tıpkı anavatanları olan Orta ve Doğu Avrupa’da yaptıkları gibi, kendi gettolarında yaşamaya devam etmişlerdir.  Lâkin onların gettoları, diğer göçmen topluluklarının Yeni Dünya’ya ayak bastıkları zaman içine doluştukları gettolara benzemez.  Yahudi olmayan bu topluluklar, yeni koşullar karşısında hazırlıksız, niteliksiz ve dolayısıyla çaresizdirler; bunların hatırısayılır bir bölümü kırsal yahut köylü kökenlidir ve bu yönleriyle bir bakıma, kendi kasaba veya il merkezlerini dahi görmeden köylerinden Almanya’nın çeşitli metropollerine “uçurulan” Türk işçilerinin birinci kuşağını andırırlar.  Ama bu topluluklar, sosyal devinimi Almanya’nınkinden çok daha hızlı olan Yeni Dünya’ya ayak uydurdukça, gettolarını kendilerinden sonra gelenlere terk ederek topluma karışmış, “pota” içinde erimişlerdir.  Arkalarında bıraktıkları gettoların akıbeti ise, geriden gelen taze göçmen dalgalarının sürekliliğine bağlıdır kuşkusuz.

Hasidim’lerin Yeni Dünya’daki deneyimleri ise hayli farklıdır.  Bir kere, kendi dinleri bir yana, dillerinden de hiç şaşmazlar: dualarını İbranice okurken, evde de, Eşkenazi İbranicesiyle karışık bir Alman diyalekti olan “Yidish” konuşmaya devam ederler. Banka ve hastaneler dışında, lokantalarda, plajlarda, spor tesislerinde, eğlence ve alışveriş merkezlerinde pek görülmezler, alışverişlerini kendi (koşer) dükkanlarında yaparlar, diğer çoğu ihtiyaçlarını da kendi özel yerlerinde görürler.  Kısacası, tam bir getto içinde yaşarlar, fakat bu getto diğer gettolardan farklıdır gerçekten: diğer getto mahpusları gibi, çaresizlikten, güçsüzlükten, donatımsızlıktan orada değillerdir; tersine, bir imtiyazı, bir hazineyi muhafaza etmek için oradadırlar sanki.  Her halükârda, kendi dışındaki “genel toplum” karşısında ne korumasız, ne de eziktirler.  Teknik anlamda toplumla bir iletişim sorunları da yoktur: toplumun resmi dilini (Kanada bağlamında, İngilizce ve Fransızca) iyi kötü konuşurlar—çoğu da çok iyi konuşur. Aralarında yalnızca New York gibi başka metropollerden değil, aynı şehrin yani Montreal’in başka mahallelerinden de göçüp gelenler vardır.

Hasidimler, daha geniş Yahudi topluluklarından pek farklı olmayan bir şekilde, battal zamandan beri ticarette, finans ve emlak işlerinde gayet faaldirler.  Hemen hiç bir zaman, sömürü düzeninin en alt kademelerinde bulunmazlar; nadiren de olsa, bu düzenin üst kademelerine tırmananları bile olur.  Başka bir deyişle, işsiz güçsüz değildirler; gerçi, güçsüz olmasalar da teknik anlamda işsiz olanları çoktur, zira aralarında, bütün gün dua etmekten ve Tanrı’ya yakarmaktan başka hiç bir iş yapmadan oturanların sayısı çarpıcı derecede yüksektir; ama bu tür bir işsizlik, kendi tercihleri sonucu kurumsallaşmış bir pratiktir.  Bu “işsiz”lerin masrafları kısmen kendi cemaatlerinden, kısmen diğer seküler Yahudi cemaatlerinin “sadaka”larından, kısmen de devletin rutin olarak kalabalık ailelere yaptığı yardım ve desteklerden karşılanır.

Bu halleriyle, Hasidimlerin bir şehir yahut metropol hayatının gereklerine göre hareket edemeyecek durumları yoktur pek.  Onlar, Batı’daki metropollerin birer parçası oldukları gibi, Batı’ya göçmeden önce de, Almanya ile Rusya arasında kalan o geniş coğrafyadaki pek çok şehrin en merkezi bölgelerinde yaşamışlardır.  Ukrayna’dakiler hariç, Hasidimlerin önemli bölümü şehir-kökenlidir ve pek çok yönden şehir kültürünün ürünüdür (Tesadüf bu ya, Ukrayna’daki köylü-kökenli Hasidimlerin de “kayıp kavim” Hazar Türklerinin bir devamı olduğu rivayet edilir.).

Şu halde Hasidimler, yeni vatanlarında ve yeni semtlerinde, sömürüye ve ayrımcılığa maruz kalan, yoksun, mazlum ve ezik bir kesim konumunda değildirler.  Ezik hele hiç değildirler; dahası, ezik olmak bir yana, çevrelerine tepeden bakar ve kimseyi iplemez bir havaları vardır.  Kendi cemaatleri dışındaki semt sakinlerini içten içe rahatsız eden, Hasidimlerin hemşerilik bilincine ve kurallara aykırı şu veya bu kabahatinden çok, bu genel havaları olmalı.  Ama semt sakinleri bu daha derin rahatsızlıklarını dile getirmekten kaçınırlar, çünkü pekâlâ farkındadırlar ki, başkalarına açık bir zarar vermedikçe, hiç bir kimse veya gurubun çevresine sempatik veya şirin gözükme zorunluluğu yoktur.

Aslına bakılırsa, Hasidimlerin bu biraz tepeden bakan, kayıtsız ve iplemez halleri çok anlaşılmaz bir durum değil.  Gözü Tanrı’dan başka şey görmeyen bir gurubun, yalnız mahallesindeki düzeni değil, onun dışındaki çok daha büyük düzenleri de iplemesi beklenemez.  Nitekim Hasidimler, teolojik inançları ve beklentileri uyarınca, din ve dilleriyle gönülden bağlı oldukları İsrail devletini bile tanımazlar.  İsrail’i bile tanımayanın, yeni vatanının devletini, belediyesini, hakkını hukukunu asgari bir gerekliliğin ötesinde “iplemesi”ni beklemek herhalde pek gerçekçi değil.  Tabii Hasidimlerin bu “iplemez” hallerini Yahudilerin son yüzyıl içinde uğradıkları korkunç travmalara yormak da mümkün:  tavırlarının altında, “Holokosttan sonra, kimse kimseden medeniyet beklemesin, medeniyet hele bizden hiç beklenmesin!” mealinde bir tepkinin yattığını düşünmek zor değil—hatta belki de kaçınılmaz.

İlginç bir şekilde, bazen itici bir kibrin sınırlarında dolaşsa da, Hasidimlerin bu inkârcı hallerinde gururlu hatta “devrimci” bir duruş görenlere rastlanmıyor değil.  Hatta bu duruşu postmodern bir özgürlük sorunsalına yerleştirmekten geri durmayanlar da var (Bunun bir örneğine aşağıda değineceğim). Gerçekten de, bu duruşun görünürdeki düzen ve devlet karşıtı boyutunun merak ve saygı uyandıran bir tarafı yok değil.  Ancak bu durumun Hasidimlere özgü olmadığını, diğer benzer köktendinci akımlarda üstelik daha da saf bir şekilde görülebileceğini unutmamak lazım. 

Bir karşılaştırma yapmamız gerekirse, örneğin Hıristiyanlıktaki manastır geleneği, koşut doğrultuda bir mistisizmin ürünüdür.  Özellikle bazı Ortodoks manastırlarında keşişler, Tanrı ile buluşmak uğruna, manastırın dört duvarı arasında yaşamakla yetinmeyip, dağlardaki zaviyelere, hücrelere, mağaralara çekilirler.  Hayatlarında ne kadın, ne çoluk-çocuk, ne aile ne de mülkiyet vardır.  Tanrı ile randevuları, düzenle, toplumla ve devletle çok daha keskin bir kopuşu ifade eder.  Ama belki bu fazla aşırı bir örnek.  Belki daha yakın bir örnek, bir başka Hıristiyan mezhebi olan Amish’lerdir.  Kara kostümleriyle ve kalabalık aile yapılarıyla Hasidimleri pek çok yönden andıran Amish’ler, şehirlerden uzak dururlar ve kırsalda kurdukları küçük kasabalarda “pastoral” bir 19. hatta 18. Yüzyıl hayatı sürerler.  Dini vecibeleri uyarınca, çağdaş teknolojiden yararlanmayı zül sayarlar.  Hasidimlerin de teknolojiyle ilgili sınırlamaları olmakla birlikte, çağdaş yaşamın nimetlerinden çok daha fazla yararlanırlar.  Sözgelimi, televizyon seyretmezler, ama kendilerine uyguladıkları belirli sansür kuralları çerçevesinde bilgisayar kullanırlar.  Amish’ler hâlâ inatla at arabalarıyla yol alırken, Hasidimler aile boyu geniş otomobillerle dolaşırlar.  Hasidimler, diğer benzer dini-bütün cemaatlere nazaran, toplumla da, düzenle de kuşkusuz çok daha bütünleşmiş durumdadırlar; bu anlamda da çok daha konformisttirler.  Sık sık müstehzi eleştirilere maruz kalmalarında, sözkonusu katı duruşlarıyla bu konformizmleri arasındaki çarpıcı çelişkinin epey bir rolü olsa gerek.

Ne var ki, rahatsızlık ve bazen şikayet konusu olan, Hasidimlerin gündelik ve “sivil” hayattaki bazı kabahatleri, itici veya kayıtsız tavırları falan değildir sadece.  Salt mevcudiyetlerinin bile semt sakinlerinin kimisinde tedirginlik yarattığına dair işaretler var. 

Herşeyden önce, Hasidik nüfusun alışılmışın üstünde bir hızla büyümesi, tedirginliği arttıran başlıca etkenlerden.  Yalnız göçle değil, çok yüksek bir doğum oranıyla gelen bir büyüme bu.  Sınırlı sayıdayken hoş karşılanan, hatta “folklorik bir renk” olarak görülen Hasidim mevcudiyeti, rakamlar kontrolden çıktığında belli ki, algıları değiştirmekte.  Ama bu, konunun nicel yönü.

Nitel ve daha önemli husus ise, Hasidik mevcudiyetin temsil ettiği muhafazakâr yaşam tarzıyla ilgili.  Normal şartlarda, Kanada genelinde olduğu kadar sözkonusu mahallede de, farklı yaşam tarzlarının birbirine pek ilişmeden yanyana yaşayabileceği ve yaşaması gerektiğine dair köklü bir konsensüs mevcut.  Ama bazen, bu konsensüse rağmen tatsız hatta komik sürtüşmeler yaşanmıyor değil. 

Duyduğum “hadiselerden” son bir örnek de şu: birkaç yıl önce, Hasidimler mahallede boş duran büyük bir binayı satın alır ve restore ederek bir kültür ve ibadet merkezi olarak hizmete açar.  Bir süre sonra, merkezin üst katının bir bölümünde, ergenlik çağındaki, tahminen 10-15 yaş arası oğlanlara din dersi verilmeye başlanır.  Fakat merkezin yakınında, mahalle sakinlerinin devam ettiği bir spor kompleksi vardır ve üst katındaki jimnastikhane de, Hasidim çocuklarının dersanesine bakmaktadır.  Dersane yöneticileri, bu durumdan rahatsız olur, çünkü jimnastikhaneye açık spor giysileriyle gelen kadınların oğlanların aklını çeleceğinden, dahası, ahlâkını bozacağından endişelidirler.  Araya çocukların görüşünü engelleyecek bir perde yahut set çekmeyi düşünürler ama her nasılsa, kendi mülkleri içinde önlem almalarına imkân vermeyen teknik bir engel vardır; sonunda spor kompleksinin idaresine başvurarak, masrafını kendileri karşılamak şartıyla, jimnastikhanenin kendi taraflarına bakan cephesinin duvarla örülmesini teklif ederler.  Spor kompleksinin yöneticileri, uzun bir istişareden sonra, isteksizce de olsa teklifi kabul eder.  Böylece, sözkonusu konsensüsün gerekleri bir kez daha yerine getirilmiştir.  Derken, hiç beklenmedik bir yerden şiddetli itirazlar yükselir: spor kompleksinin kadın üyeleri, duvar örüleceğini öğrenir öğrenmez, bu girişimi kendilerine bir nevi hakaret olarak algılarlar ve kıyameti koparırlar.  Tabii bu arada, kompleksin diğer erkek üyeleriyle beraber, duvar örmenin estetik ve teknik sakıncalarını da sıralamayı ihmal etmezler.  İki ateş arasında kalan kompleks yöneticileri halen ne yapacaklarını bilemez durumdalar.  Olay taze olduğu için, nasıl sonuçlanacağı da henüz belli değil.

Özellikle kadın, aile ve cinsiyet konularında, Hasidim tarzı muhafazakârlığın İslam muhafazakârlığıyla benzeşir yönü çok.  Mahalledeki Türk tanıdığın Hasidimleri “Fatih Çarşamba’daki” bazı koyu dinci tarikatlara benzetmesi o bakımdan boşuna değil.  Ancak bazı farkları da gözden kaçırmamakta fayda var.

Bir kere, yukarıda da belirttiğim gibi, Hasidimler kendileri dışındaki toplumla hem fizikman içiçeler, hem de “araziye uymak” konusunda oldukça ehiller.  Bu maharetlerini bizzat kadınlarının giysisindeki ince ayarda da farketmek mümkün.  Bilenler gözlerinin önüne getirebilir: Hasidim kadınları, 1940’lar Türkiyesi’nin “meslek veya iş sahibi mazbut hanım” elbiselerini andıran elbiseler giyer.  Kadınların sokağa ve başka kamusal alanlara girip çıkmalarına müsaade edildiğini gösteren üniformalardır bunlar.  Etekleri, dizlerinin bir karış altına uzanır.  Bluzları, sıcak mevsimlerde de uzun kolludur. Salt siyah olmadıkları zaman, etekle bluz arasındaki renk çeşitlemesi gri ile lacivert arasında değişir (çeşni niyetine, buna bazen bej ve soluk bir pembe de katılabilir).  Arkadan boylu boyuna dikişli çoraplarının dokusu, bacaklarının çizgisini flulaştıracak kadar kalındır.  Hasidik kadınlar, saçlarını enselerine doğru kıvırdıkları bir eşarpla örterler.  Ya da âdetleri uyarınca başlarını sıfır numara traşladıkları zamanlar, peruk takarlar.  Böylece yüzleri ve boyun kısımları açıkta dururken, saçları gizli kalır.  Cinsiyetlerinden tamamen arındırılmış bu silik ve tapon görüntüleriyle, Hasidik kadınlar rahat rahat alışverişe giderler, parklarda bebek gezdirirler, evlerinin sokağa bakan verandasında oturup bir manga boyu çocuğa göz kulak olurlar. Ev dışındaki varlıkları fevkalâde işlevsel ve ölçülüdür; giyimlerinin açıklık derecesi de, tam tamına bu ölçüyü yansıtır.  Öyle bir ölçüdür ki bu, Hasidik kadınların dış toplumun gözünde asgari düzeyde çağdaş ve kabul edilebilir, kendi cemaatlerinin nezdinde ise asgari düzeyde korunaklı görünmesini sağlar. 

Müslüman kadınların ise kendi cemaatlerinin nezdinde “korunaklı” sayılması için, tepeden tırnağa çarşafa veya tesettüre sokulması gerekir.  Pratikte pek olmasa da, ideal koşullarda Hasidik kadınlardan daha az sokakta bulunmaları gerekir.  Giyim kuşamları, onları dış topluma karşı muhafaza eden başlıca duvardır.  Görünürde bu duvar, Hasidim kadınların çevresine örülenden daha yüksek, kalın ve heybetlidir; ama aslında Hasidik kadınların etrafında görünmez duvarlar vardır ve bir bakıma, daha geçirimsiz, daha dayanıklı duvarlardır bunlar.  Hasidimlerde, sokaktaki disiplin ev içinde de neredeyse aynen devam eder.  Sözgelimi, Müslüman kadınlar evin içinde rahatça açılıp saçılabilirken, istifini pek bozmayan Hasidik kadınların evin en mahrem köşelerinde bile başlarındaki örtü veya peruğu çıkardıkları pek görülmez.  Dahası, sokaktaki cinsiyetsiz halleri yatak odasında da devam eder: sevişirken bedenleri arasına, ortasında sadece “duhul” için açılmış bir delik bulunan çarşaflar sermek kabilinden âdetlerine bakılırsa, Hasidimlerin cinsel teması ve zevki asgaride tutmaya yeminli oldukları görülür.  Oysa, Müslüman mahreminde cinselliği doyasıya yaşamak daha serbesttir; muhayyilesi yetene, cinsel fantazinin de yolu açıktır.

Cinselliğin böylesine üreme-odaklı olmasının, Hasidim ailelerini birer çocuk doğurma ve yetiştirme merkezine dönüştürmesi doğal. Bu merkezler, fevkalâde yüksek randımanla çalışan fabrikalar gibidir.  Mümkün olduğu kadar çok sayıda çocuk yapmak, Hasidim ailelerinin başlıca hatta tek varlık nedenidir; o kadar ki, Hasidim hayatını konu alan acıklı bir İsrail filiminde (Kadosh) de izlendiği gibi, çocuksuz kalan bir ailenin sonunda bir trajedi ve intiharla sönmesi neredeyse kaçınılmazdır.  Hasidimlere göre, onlar çocuk yaparak sadece Tevrat’ın açık emrine uymaktadırlar, ama bu sınırsız çoğalma azimlerinde, Yahudi ırkının uğradığı büyük soykırımın acısını çıkarmak ve kaybettiği nüfusu telafi etmek gibi daha güncel ve özgül saiklerin de rolü olabilir belki.

Lâkin burada çarpıcı olan, Hasidimlerin çocuk yapma azmi kadar, yaptıkları çocukları istedikleri çizgide tutabilme becerileridir.  Nasıl oluyor da, bir tüketim toplumunun tam ortasında yaşayan Hasidimler, çocuklarını, kendilerinin tornadan çıkmış replikalarına benzer şekilde yetiştirebilmekteler? Amish’ler gibi, toplumun varoşlarında ve kırsalda bunu yapmak bir dereceye kadar hadi mümkün olsa bile, hareketli, kozmopolit bir metropolün göbeğinde, nasıl mümkün?  “Fatih Çarşamba”daki en koyu İslamcı cemaatlerde dahi böyle bir duruma pek rastlanmaz.  Nitekim, İmamın oğlunun çalgıcı, kızının da türkücü olduğuna dair gazete haberleri hemen hiç eksik olmaz.  Nihayetinde, her cemaatin daha başından beri terbiye edemediği yahut sonradan elinden kaçırdığı “kayıp koyunlar”ı vardır.

Şüphesiz ki, her insan topluluğunda olduğu gibi Hasidimlerde de  istisnalar yok değil.  Onların çocukları arasından da pekâlâ çalgıcılar, türkücüler, lokantacılar, barcılar falan çıkabiliyor.  Hatta bunlar arasında, aile fikrinin en kışkıtıcı olumsuzlaması olan eşcinseller de var. En azından bunu, Hasidim hayatını konu alan bir başka başarılı İsrail filminden biliyoruz (Einayim Petukhoth).

Bütün bu istisnalara rağmen, Hasidimlerin kendilerini neredeyse firesiz ya da çok düşük bir fire oranıyla yeniden ürettiklerini düşünmek yanlış olmaz.  En kapalı, en muhafazakâr İslamcı cemaatlerin dahi daha yüksek fire oranlarına maruz kaldığı açık.  Bu farklılıkta, Hasidimlerin Yahudilere özgü kenetlenme dürtüsü gibi,  sosyal ve tarihsel şartlardan kaynaklanan etkenlerin bir payı vardır elbet. 

Ancak, düşünce planında, Hasidimlerin bu mükemmele yakın verimliliğinin nedeni, düpedüz katıksız bir iman gücüne bağlanabilir.  Katıksız iman, arzuların tamamen denetlenebildiği yerde olur.  Bu hesapla, İslamcı cemaatlerin en tutucularının dahi, tüketime, gösterişe, eğlenceye ve hele cinselliğe dönük iştah ve arzuların dizginlenmesinde Hasidimler kadar dirençli bir performans gösteremedikleri sonucuna varılabilir.  Doğrusu, bazı İslamcı figürlerin davranışlarına bakılırsa, arzularını dizginlemek gibi bir dertlerinin zaten olmadığı söylenebilir.  Örneğin, artık şaka maka etrafına büyücek bir kalabalık toplayan Cübbeli Ahmet Hoca’nın jetski merakından da anlaşılacağı gibi, “hızlı” bir yaşam tarzına ne kadar açık hatta aç oldukları aşikârdır.

Emsallerine oranla, Hasidimlere “katıksız bir iman gücü”nü yakıştırmak daha uygun görünüyor ama, unutmamalı ki “katıksız bir iman”, bakış açısına göre, katıksız bir şartlanma anlamına da gelebilir; katıksız şartlanma ise, beyin yıkamanın bir türevidir. Böylece, Hasidimler çocuklarını eğlenceye, tüketime ve genel olarak “dış topluma” kaptırmamak hususunda eğer çok başarılıysalar, bu başarıları doğrudan doğruya beyin yıkama becerilerine yorulabilir.

Beyin yıkama, elbette hoş karşılanacak bir şey değil.  Gıpta edilecek bir şey hiç değil. Lâkin, beyin yıkamanın en az iki boyutu olduğunu gözönünde bulundurmamız lâzım.  Beyin yıkama, hiç kuşku yok ki sadece ezbere ve ezberletmeye dayanmaz.  Sadece medrese değneğiyle yürütülen yıkama işlemleri, kalıcı sonuç vermez.  Cebir kadar, ikna ve ilham da gerekir.  Yani beyin yıkama, belirli bir pedagoji gerektirir.  Bir başarıysa eğer, Hasidimlerin başarısının sırrı işte bu pedagojide yatar.  Bu pedagojinin incelikleri nedir pek bilinmez, ama etkililiği karşısında insanın şapka çıkarıp “helâl olsun” demesi işten bile değil.

Diğer taraftan, bunun hayranlık uyandırmaktan çok, tedirgin edici, hatta ürkütücü bir yanı olduğu da muhakkak.  Çünkü sonuç itibariyle, bağımsız ve “vicdanı hür” bireyler yerine, ebeveynlerinin boy boy kopyası olan bir karınca ordusu yetiştirmeye yarayan bir pedagojidir bu.  “Bağımsız” ve “vicdanı hür” gibi iddialı sıfatlar bir kenara konulsa bile, bu pedagojinin hiç değilse “rengârenk ve sereserpe” insanlar yetiştirmeye yaramayacağı ve böylece, en azından çeşniye açık ve alışık bir liberal ortamda pek fazla benimsenmeyeceği ve bir şekilde tedirginlik yaratacağı ortada.  Yukarıda sözünü ettiğim ve bir kaçını tanıdığım semt sakinlerinin Hasidim toplulukları karşısındaki tedirginliğinin nihai kaynağı da belki bu.

III

Yazımın başında değindiğim mahalle toplantısında, bu tedirginliğin iyice su yüzüne vurması beklenirdi, ama vurmadı.  Kimbilir, belki “anti-semitizm” suçlamasıyla karşılaşmamak için, bazıları sessiz kalmayı yeğledi.  Gene de, hahamın konuşmasının ardından bir takım şikayet ve serzenişlerde bulunulmadı değil.  Bunları dinlerken aklımda yer eden bir-iki “diyalog” örneğini artık daha fazla uzatmadan aktarayım.

Tahmin edileceği gibi, şikayet ve serzenişler Hasidimlerin öncelikle günlük hayattaki “anti-sosyal” davranışlarıyla ilgiliydi.  Örneğin Quebec asıllılardan bir mahalleli, kendi çocuğuyla evinin bahçesinde oynamaya gelen bir Hasidim çocuğunun, ailesi tarafından farkedilir farkedilmez nasıl hızla derdest edilip götürüldüğünden, böyle bir hareketin yalnız kendi çocuğunun değil bizzat Hasidim çocuğunun üzerinde de olumsuz izler bırakabileceğinden yakındı.  Bu tür yakınmalar karşısında haham, ya soruları geçiştirmekle yetindi, ya da, şikayet konusu davranışların “münferit” olaylar olduğunu savunarak, dolaylı inkâr yolunu izledi.

Buna karşılık haham, sanılandan daha açık bir topluluk olduklarını gösteren örnekler vermekten de geri durmadı: kendisi de dahil birçok Hasidik ailenin, kendilerinden ve Yahudi olmayan her çeşit insanla pekâlâ dostluklar kurduğunu, evlerinde ağırladıklarını; kimi Hasidik ailenin çeşitli eğlencelerini her kesimden insanlarla paylaştığını, hatta bazı varlıklı ailelerin dinine diline bakmaksızın tüm bir semt halkını davet ettikleri Hasidim düğünlerine bile rastlandığını uzun uzun anlattı.  Gerçekten de, gazetelerde böyle düğün haberlerine rastlanmıyor değil, ama bu düğünlerin en ciddi ulusal gazetelere dahi haber yapılacak kadar nadir oldukları da kesin.

Hahamın, aynı doğrultuda verdiği örneklerden biri de, maneviyat arayışındaki Hıristiyan bir kadının başvurusuyla ilgiliydi: “Bir gün bize geldi, sinagogumuzda dua edip edemeyeceğini sordu, kendisini hemen buyur ettik.”  Bu aslında ilginç bir örnek, çünkü doğrudan dini örf ve âdetlere dokunduğundan, netameli bir yanı var.  Nitekim, dinleyiciler arasında oturan genç bir Hasidim dayanamadı, uzun ve fevkalâde girift izahlarla, hahamın açıklık mesajına ince bir ayar yaptı.  Derken, sonunda lâf döndü dolaştı, Hıristiyanlıktan veya başka herhangi bir dinden Yahudiliğe geçişin mümkün olup olamadığı konusuna geldi.  Normal şartlarda, bunun mümkün olmadığı düşünülür, ancak lafın gelip dayandığı noktada, konu epey karıştı ve muallâkta kaldı.  Fakat iki Hasidimin konuşmalarından, şu kadarını anlar gibi olduk: Yahudiliğe dışarıdan giriş pekâlâ mümkündür, lâkin bu zorlu ve çileli bir süreç gerektirir.  Muhtemelen kendisi de haham veya haham adayı olan genç Hasidimin anlatmaya doyamadığı zorluklarına bakılırsa, pek az faninin katlanabileceği bir süreçtir bu.  Şu halde, yalnız pratikte değil teoride de, Yahudiliğin kapıları dışarıya açıktır, ama Yahudiliği hakedenlere, o kapıları açabilenlere açıktır.  Ne var ki, bu kapıları açmak için nasıl ve ne kadar bir iman gücü lâzım geldiğini pek anlayamadık.  Sözgelimi, sinagogda huzur arayan Hıristiyan kadıncağızın, günün birinde aklına esip de Yahudi olmaya karar verse, dualarına daha kaç gün, kaç ay ya da kaç yıl devam etmesi ve başka hangi ahret sınavlarından geçmesi gerektiğini kestirmek kolay değil.  Bu konuda sanki hahamlar arasında da yorum farkları vardı.  Bu farklar, belki de hahamların farklı Hasidim tarikatlarına bağlı olmalarından kaynaklanıyordu.  Her halükârda, üstelemediler ve tartışma uzamadan kapandı.  Toplantının çapı, bu derin ilahiyat konularına uygun değildi zaten.

Hasidimlerin günlük hayattaki bazı olumsuz davranışlarına yönelik olarak, benzer bir şikâyet bu sefer, Hasidimlerden olmayan, seküler bir genç Yahudi’den geldi.  Genç adam, Yahudi olduğunu ve Yahudi olmaktan gurur duyduğunu üstüne basa basa belirttikten sonra, sözünü hiç sakınmadan içindekileri döktü ortaya: “Sokakta yürürken, karşıdan bir Hasidim bana doğru geliyor.  Alışkanlıkla herkese yaptığım gibi, ona da selam veriyorum, hiç tınmadan yanımdan geçip gidiyor.  Bunu bir değil, çok defa yaşadım.  Hatta yanıma yaklaştığında selamıma karşılık vermektense, karşı kaldırıma geçmeyi yeğleyenlere dahi rastladım.  İstediğim, sadece bir selam—üstelik bedava.  Ama bir selam vermek, yolunu değiştirip karşı kaldırıma yürümekten daha zor geliyor onlara demek ki.  Bazen Hasidimlerin, bir selamı kendilerinden olmayanlara çok gördüğü hissine kapılıyorum.  Hatta bazen çok daha kötü hislere kapılıyorum.  Kaldırıma yığılıp kalsam, acaba o zaman dönüp bir bakar mı, bir ambulans çağırma zahmetine girer mi diye, kimi zaman tuhaf sorular üşüşüyor kafama.  İnsanda neden böyle duygular uyandıran bir halleri var?  Hasidimler neden böyle?”

Konuşmacı haham, Yahudi gencin bu yakınmaları karşısında hiç istifini bozmadı, yalnız bu sefer onları “münferit olaylar” olarak geçiştirmek yerine, şaşırtıcı bir cevap verdi: “O Hasidim kardeşler eğer senin Yahudi olduğunu bilselerdi, elbette selam verirlerdi, hiç dert etme! Eğer Yahudi olduğunu söyleseydin veya bir şekilde belli etseydin, selamlarını alırdın!”

Yahudi genç, “özrü kabahatinden büyük” böyle bir cevap karşısında ne diyeceğini bilemezken, dinleyiciler arasından kahkahayla karışık öfkeli bir tepkinin gelmesi gecikmedi tabii: “Selam almak için Yahudi mi olmamız gerekiyor?!”

Haham, bu tepkiden etkilenmişe benzemiyordu, tepkinin mantığını anladığına dair de bir belirti yoktu pek.  Ama salonun karışmasından rahatsız olan diğer konuşmacı kadın, sazı eline aldı ve gözlerini Yahudi gence dikerek, hahamın cevabındaki hikmeti açıklamaya girişti: “Sen Yahudi olduğunu söylüyorsun.  Ama giyiminde, kuşamında ve halinde Yahudi olduğunu gösteren herhangi bir işaret yok.  Genel topluma karışmış, seküler bir insansın.  Bunda hiçbir sorun yok.  Ben kendim de öyleyim.  Ama bir düşün: senin kızdığın Hasidimler, Yahudiliği sonuna kadar yaşamak için, genel toplumdan farklı olmayı ve görünmeyi göze almışlar.  Bu bir cesaret işidir ve büyük fedakârlık ister. Hasidimler, Yahudiliğin paratonerleri gibidir: görünürlüklerinden ötürü, bütün yıldırımlar onlara düşer, bütün kabahatler ve olumsuzluklar onların üzerinde kalır, onların hanesine yazılır.  İçe-dönük, selam-sabahsız halleri, üzerilerindeki yoğun baskıya ve kem gözlere karşı geliştirdikleri korunma ve direnme mekanizmalarının nahoş tezahürleridir sadece.  O bakımdan, genel çağdaş topluma katılmış, rahatı ve konformizmi seçmiş seküler Yahudilerin Hasidimlerin bazı yanlışlarına ve ayıplarına daha hoşgörülü yaklaşmaları gerekir.  Çünkü Hasidimler, bir bakıma Yahudiliğin taşıyıcılarıdır; Yahudiliği yalnız kendileri için değil, tüm Yahudiler için yaşayanlardır.”

Konuşmacı kadın yazarın söyledikleri, Hasidimlerin kendilerine biçmiş oldukları tarihi misyonu gayet güzel özetliyordu.  Aynı zamanda,  Hasidim’lerin tüm Yahudi dünyasından beklenti ve taleplerini de gerekçelendiren bir özetti bu: Siz ey Yarım-Yahudiler! Sürünün kayıp koyunları! Siz ey tatlı su Yahudileri! Dinimizin gereklerini ihmal ettiniz, çoğunu unuttunuz.  Ama bari bizi unutmayın ve manen maddeten destekleyin, çünkü biz sadece kendimiz için değil, sizin için de dua ediyoruz.  Yalnız kendimizin değil, sizin de duacınızız!

Yazar kadının müdahalesinden hahamın memnun olması beklenirdi, ama o, hiç renk vermedi, memnuniyetini gösteren herhangi bir harekette bulunmadı. Dışarıdan gelebilecek hiç bir argümana veya gerekçeye ihtiyacı yokmuş gibi bir hali vardı.  Maddi destekten farklı olarak, manevi desteğe karnı toktu anlaşılan.

Bu arada belirtmeli ki, yazar kadının Hasidimleri hoş gösterme çabası yalnızca seküler Yahudilere yönelik değildi.  Konuşmasının bir noktasında, düzenin karşısında veya marjlarında yer alan, anarşist, “anarşizan” yahut “özgürlükçü bohem” denebilecek yaşam biçimleriyle Hasidik hayat tarzı arasında bir takım koşutluklar kurmaktan da geri kalmadı. Bu hayli cesur bir girişimdi ama, anaşistlerle herhangi bir şekilde ortak bir zemini paylaşma fikrini hahamın hafsalasının alması pek olası değil.  Yazar kadının uzun konuşması boyunca, hahamın boş gözlerle etrafa bakmasının bir nedeni de buydu belki.  Diğer taraftan, “anarşist” kesimlerden insanların yazar kadının bu cesur yorumunu pek benimsemeyecekleri ve muhtemelen sadece bir gülümsemeyle karşılayacakları tahmin edilebilir; ama salonda onların varlığına dair bir belirti bile yoktu.  

Tartışmalar ilerledikçe ortaya çıktı ki, salonda söz alıp da konuşanların çoğunluğu Yahudi asıllı.  Hasidimlere yönelik en sert eleştiriler de onlardan geldi.  Bu anlamda toplantı, resmen ilân edildiğinden farklı olarak, Hasidimleri Yahudi asıllılarla buluşturma işlevini gördü; Yahudi olmayan semt sakinleri belki çoğunlukta olsa da, geri planda kaldı.  Semtin seküler Yahudileri, Hasidimlere duaları karşılığında ne maddi ne de manevi destek vermeye hazırdılar, ama diğer dinleyiciler gibi, toplantıya Hasidimleri daha iyi tanımak, iç dünyalarına biraz olsun nüfuz edebilmek amacıyla gelmişlerdi.  Fakat bu amaçlarına ulaşma hususunda, diğer dinleyicilerden daha başarılı oldukları şüpheli. 

İsrail’de, Hasidimlerin de dahil olduğu aşırı dinci topluluklarla seküler veya “dünyevî” kesimler arasındaki anlaşmazlıkların ve uçurumun derinleştiğini giderek daha sık duyuyoruz.  Böyle bir kutuplaşma ne Kanada genelinde ne de bahsi geçen mahallede elbette sözkonusu değil.  Kanada’nın ortamı, halihazırda ciddi bir kutuplaşmaya müsait değil zaten.  Ancak burada da, Yahudi dünyasının seküler ve dinci kesimleri arasında artan bir gerginlik ve iletişim kopukluğu olduğu kesin.  Toplantıdan çıkan en önemli sonuç buydu.

Diğer taraftan, Hasidim cemaatinin açılması hayli zor bir kara kutu olduğunu teslim etmek gerekiyor.  Bu kutunun içi dışarıdan görüldüğü gibi değil.  Dışarıdan bakınca, cemaati neredeyse Katolik Kilisesi gibi bütünsel, “monoblok” bir yapıya benzetmek mümkün.  Hasidimlerin tekdüze kıyafetleri ve disiplinli görüntüleri, bu algıyı yanlış şekilde güçlendiren bir etken.  Oysa tek bir değil, onlarca, hatta yüzlerce Hasidim cemaatinden sözedilebilir.  Nitekim toplantı açılışında sözüne başlamadan önce haham, tüm Hasidim kurumları adına değil, sadece kendi sinagogu adına konuşabileceğini vurgulayarak, kendini yanlış tanıtan sunucuyu düzeltmek ihtiyacını duydu.

Hasidim cemaatlerinin çoğunun nüvesinde, yüzyıllar içinde oluşmuş küçük, şahsına münhasır hanedancıklar var.  Sayılarının bolluğunu  açıklayan da bu herhalde.  Hasidim cemaatleri, çok daha gevşek kurumsal yapılarıyla, bazı bakımlardan Hıristiyan kiliselerinden çok, şeyhlerinin çiftliği olan İslam tarikatlarına benzetilebilir.  Fakat bu tarikatlardan farklı olarak, dağınık ve kaotik bir manzara sunmazlar;  bu bağlamda ne birbirlerinin kuyusunu kazarlar, ne de aralarındaki rekabeti dışarıya yansıtırlar; kısacası, bir tür “çeşitlilik içinde birlik” ilkesine bağlı kalmayı becerirler.  “Kara kutu”nun tılsımı, herhalde bu becerilerinde gizlidir.

Seküler Yahudilerin bile bu kutuyu açmakta zorlanmalarına o yüzden şaşırmamak gerek.  Dahası, kesif bir teolojiye bulanmış nice arkaik tabu, şifre ve sembolle tıka basa dolu olan bu kutuyu açmak, değme bir antropolojinin dahi kolay kolay altından kalkabileceği bir işe benzemiyor.  O bakımdan, Yahudi olsun olmasın, Hasidimleri tanımak için toplantıya gidenlerin orada duyduklarıyla tatmin oldukları şüpheli.  Kendi hesabıma, toplantının merakımı gidermek şöyle dursun, büsbütün tetiklediğini söyleyebilir.

_____________________________________

Bu yazı 5 Ekim 2011’de www.acikgazete.com ve Birikim Güncel’de yayınlanmıştır.

ELÇİ ALLEN, İSRAİL ve “EMPERYAL” DİPLOMASİ

Ocak 25, 2011

Kanada, muazzam coğrafi büyüklüğüne rağmen, küçük nüfusu dolayısıyla dünya jeopolitiğinde orta boy bir ülke sayılır.  Bu niteliğiyle de dış politikasında önceleri kolonisi olduğu Britanya’yı, şimdilerde ise güçlü müttefiki ABD’yi sadakatle izleyen bir ülke olarak tanınır.  Resmi hamisi halen Britanya olmakla birlikte, bugün Kanada’nın asıl hamisi Amerika’dır; izinden gittiği asıl ülke de Amerika’dır.  Gerçi bazen, sözgelimi Irak’ta olduğu gibi, rotadan hafifçe sapabilir; yahut Afganistan’da olduğu gibi, savaş çarkına ayak uydurmakta zorlanabilir, ama Kanada’nın uluslararası arenada güney komşusunun gölgesi dışına çıktığı, kendi başına inisiyatif aldığı pek görülmez  (Küba politikası bir istisna gibi durabilir, ama Amerika’nın şimşeklerini üzerine çekecek kadar değil).

Ne var ki, Kanada’nın her zaman Amerika’yı geriden izlemekle yetinmeyip, ondan daha atılgan olduğu, âdeta rol çaldığı durumlar yok değil.  Bunlardan biri ve belki de en tuhaf olanı, Kanada’nın İsrail politikasında gösteriyor kendini.  Son zamanlarda Kanada, normal şartlarda İsrail’in sorgusuz sualsiz savunuculuğunu kimseye bırakmayan Amerika’nın bayağı önüne geçmiş bir görüntü veriyor.  Bu belki kolayca farkedilen bir durum değil, fakat Yves Engler’in bu yıl çıkan yeni kitabına bakılırsa, Kanada’nın dış politikasını yakından izleyen araştırmacılar için aşikâr bir durum.  Engler de, bu araştırmacıların önde gelenlerinden.  Kanada’nın Haiti’deki karanlık rolünü ele alan bir kitabı var (Anthony Fenton ile birlikte yazdığı, Canada in Haiti: Waging War On The Poor Majority, Red Publishing, 2005).  Ama öncelikle Kanada’nın dünya genelindeki dış politikasının eleştirel bir taramasını içeren çalışmasıyla tanınıyor (Black Book of Canadian Foreign Policy, Red Publishing, 2009).

Engler, Kanada ve İsrail: Aparteid’i İnşa Ederken, adlı son kitabında ise, İsrail’de giderek kökleşen ırkçı rejimin korunmasında ve meşrulaştırılmasında Kanada’nın dolaylı fakat küçümsenmeyecek katkısını inceliyor.  Engler’in anlattıklarından anlaşılan o ki, kemikleşmiş ve yapısallaşmış bu “dolaylı” katkı, bazı konjonktür değişiklikleri karşısında dolaysız ve iyice bariz bir şekle bürünebiliyor.  Örneğin, Washington’da Demokratların yönetimi devralmasıyla Amerika’nın koşulsuz İsrail savunuculuğu bir nebze de olsa zaafa uğrarken, Muhafazakârların Ottawa’da iktidara gelmesiyle birlikte Kanada’nın İsrail savunuculuğu bütün çıplaklığıyla ön plana çıkabiliyor.

Kanada’nın İsrail’e dönük şaşmaz desteğinin belki de en afallatıcı örneği, Lübnan savaşı sırasındaki tavrı.  İsrail’in Lübnan’ı tarumar etmesine göstermelik de olsa ses çıkarmayan tek ülke olarak biliniyor Kanada.  Üstelik, bizzat kendi vatandaşı olan çok sayıda insan İsrail bombardımanına hedef olmuşken.  Ama Engler’in işaret ettiği gibi, yıllardır İsrail-Filistin çatışmasının merkezinde bulunan kaçak yerleşimler konusunda Kanada’nın tavrı daha da şaşırtıcı, çünkü Amerika bile Filistin topraklarındaki bu Yahudi yerleşimlerinin hâlâ genişleyerek devam etmesine karşı tepki gösterirken, Kanada’dan çıt çıkmıyor.  Kanada bugün İsrail’le o kadar özdeşleşmiş vaziyette ki, Küba’da ve ardından Venezuela’da olduğu gibi, bazı ülkelerde İsrail’i resmen temsil etme işini üstlenerek, bir bakıma onun yerini almış durumda.

Kanada’nın desteğinden duydukları memnuniyeti İsrailli yetkililerin her vesileyle dile getirmeleri o bakımdan boşuna değil.  Mesela İsrail Dışişleri Bakanı Avidgor Lieberman’ın 2009 Temmuz’unda şöyle bir ifşaatta bulunduğunu öğreniyoruz, Engler’den: “Bugünlerde İsrail’e Kanada’dan daha dost bir ülke bulmak zor.  (Kanada’nın) hem hükümetindeki hem de muhalefetindeki sadık dostlarımızla ortak bir dünya görüşünü paylaştığımız gibi, Ortadoğu’dan Kuzey Kore’ye, İran’dan Sudan’a ve Somali’ye dek pek çok konuda aynı tespit ve algılara sahibiz.  Dünyada hiç bir ülke bize böylesine mükemmel bir anlayış göstermedi”(s. 94-95).  Lieberman, Türk kamuoyunda daha ziyade Türkiye büyükelçisinin maruz bırakıldığı aşağılayıcı muamelenin arkasındaki rolüyle tanındı ve tepki aldı ama, Engler’in de vurguladığı gibi, dünya kamuoyunda İsrail vatandaşı Arapların İsrail’den sürülmesi gibi cüretkâr ve açık ırkçı talepleriyle tanınan bir figür daha çok.  Engler’in böyle bir figürden övgü almanın Kanada için utanç verici olduğunu düşündüğü muhakkak. 

Kanadalı araştırmacı, ülkesinin İsrail politikasının son tahlilde halkın genel eğilim ve arzularını yansıtmadığı kanaatinde.  Ona göre, çeşitli iç politika alanlarından çok daha büyük ölçüde, Kanada’nın dış politikası küçük bir seçkinler gurubunun tekelinde. “Yahudi lobisi”nin varlığının elbette hissedildiği, ancak sırf bu lobinin varlığıyla açıklanamayacak bir tekel bu.  Engler, güçlü bir yurttaş inisiyatifi ve aktivizmle bu tekelin kırılarak, ülkenin dış politika oluşturma mekanizmalarının demokratikleştirilmesi gerektiği görüşünde.

Kanadalı yazarın tahlilleri ve çözüm önerileri kuşkusuz tartışılabilir, bu arada bazıları fazlaca idealist ve ahlâkçı bulunabilir; fakat bir sürü tespit ve gözleminin, diplomatik pratiklerin ağır bastığı en reel politik çerçevede bile gözardı edilemeyecek hususlar içerdiği su götürmez.  Ancak burada amacım Engler’in çalışmasını değerlendirmek değil.  Sadece, tesadüfen tanık olduğum bir toplantıdan edindiğim izlenimleri ve bu izlenimlerin zihnimde uyandırdığı bir kaç hususu aktarmak istiyorum.  Lâkin Engler’in çalışmasının, bu izlenimlerime anlam kazandıran bir arkaplan oluşturduğunu da belirtmeliyim.

Sözkonusu toplantı, Montrealli Yahudilere ait bir kültür merkezinde yapılacaktı.  Normal koşullarda, toplantıdan haberim olması mümkün değildi, çünkü kamuya duyurulmamıştı.  Kamuya resmen kapalı ve gizli bir toplantı değildi bu; ama belli ki duyuru ve katılımı Yahudi cemaati ile sınırlı tutulmak istenmişti.  Üstelik, tüm Yahudi cemaati de değildi burada beklenen; cemaatin azınlık sayılabilecek, nispeten daha küçük bir bölümüydü.  Yahudilerin daha “sulandırılmış”, daha seküler ve liberal sayılan kesimiydi bu.  Toplantının yapıldığı bina da, bu özelliklerini yansıtır gibiydi: adı “tapınak” olmakla birlikte (Temple Emanu-El-Beth Sholom), içindeki müze, sergi ve konferans bölümleriyle bir mabetten çok, kültür merkezini andıran bir yapıydı bu.

Toplantının konusu, “elçiliğimizin (yani ‘bizim Kanada’ elçiliğinin) penceresinden İsrail’e bakış”tı. Toplantıda ilkin merkeze yeni dönmüş bulunan Kanada’nın İsrail büyükelçisi Jon Allen konuşacak, İsrail deneyimlerini anlatacak, bunu da “dostlar arası” bir “baş başa” tartışma ve değerlendirme faslı izleyecekti.  Toplantıyı özellikle ilginç kılan husus, Jon Allen’in Kanada’dan İsrail’e tayin edilen Yahudi kökenli ilk yüksek diplomat olmasıydı.

Engler’in kitabını okuyalı daha bir hafta olmamıştı ki, uluslararası politika konularıyla haşır neşir bir tanıdığım bu toplantıya dikkatimi çekti ve kendi programının elvermediğinden yakınarak, yerine benim gitmemi tavsiye etti.  Bir anlık tereddütten sonra, toplantıyı izlememe herhangi bir engel olmadığını anladım ve gitmeye karar verdim.  Birkaç ay kadar önce İsrail’in muhalif gazetecilerinden Gideon Levy’nin çok aydınlatıcı bir konuşmasını dinlemiştim (ve ardından da Birikim dergisinin Kasım 2010 sayısında hakkında yazmıştım).  Onun üstüne İsrail’i bir de Kanada’nın İsrail elçisinden, hem de Yahudi kökenli elçisinden dinlemek, üstelik Engler’in tasvir ettiği bir Kanada’nın elçisinden dinlemek hiç de fana olmayacaktı.  Tabiatıyla, tam bir tezat bekliyordum böyle bir karşılaşmadan.  İçerikleri bir yana, konuşmaların biçimleri arasındaki tezat da yeterince belirgindi zaten: Levy, geniş ve heterojen bir kitleye hitap etmişti; elçi Allen ise sınırlı ve homojen bir guruba konuşacaktı.

Halen görevde bir diplomat olduğu için, büyükelçinin konuşma yapmak için usul gereği bakanlığından izin alması gerekiyordu.  Toplantıya bu izni almadan icabet ettiği için, konuşmasının resmiyetten uzak ve “dostlar arasında” kalması talebi de ondan gelmişti.  Ancak, toplantının gizli veya kamuya kapalı sayılmasını gerektirecek bir talep değildi bu.  Zaten günümüzün Wikileaks dünyasında, bu tür bürokratik usullerin ne kadar hükmü olduğu ortada.

Toplantı beklenildiği şekilde, dostlar-arası ve gayrı-resmi bir atmosferde geçti.  Muhtemeldir ki dinleyiciler arasında Yahudi olmayan tek kişi bendim.  Oraya sanki gizliden sızmışım gibi olmamak için, elçinin konuşmasını izleyen tartışma faslında, sorduğum bir soru vesilesiyle Türkiye’den geldiğimi belirterek kimliğimi açıklama imkânı buldum.  Bunu yapınca, gayrı ihtiyari bir irkilmenin dışında, kem gözlerle karşılaşmadım.  Tersine, aramızdaki kısa bir söz alışverişinden, toplantıdakilerin hiç değilse bir kısmının sıcak ve dostane ilgisini üzerimde hissettim.  Belki daha ortodoks bir Yahudi cemaati içinde değişik tepkilere maruz kalabilirdim, kimbilir.

Toplantı beklenildiği şekilde geçti ama, elçinin konuşması benim beklediğimden  farklıydı.  Bir diplomat, ne kadar açılırsa açılsın çok fazla açılamaz diye düşünürken, sandığımdan da fazla açıldı elçi Allen: İsrail’in iyi tarafından girdi, kötü tarafından çıktı ve sonunda hayli nüanslı bir tablo koydu ortaya.  Gerçi, gerek Kanada gerek İsrail hükümetleri hakkında konuşmaktan maharetle kaçınarak, diplomatlığını hiç göstermedi değil; fakat İsrail’in derin yapısal çelişkileri hakkında söyledikleri, kendine sakladıklarından çok daha önemliydi.

Elçi Allen’in İsrail’in “iyi tarafı” ile ilgili tespitleri, kimsenin yabancısı olduğu gerçekler değil: bu ülke, engin bir çölün ortasında pırıldayan bir vaha durumunda hâlâ.  Sosyal bakımdan hızla Ortadoğululaştığı sık sık dile getirilmesine rağmen, bilim ve teknik bakımından Ortadoğu’daki tartışmasız üstünlüğünü koruyor; üstelik çevresindeki onca Arap ülkesi karşısında bu üstünlüğü giderek daha da artıyor.  İsrail bugün, kişi başına düşen Nobel sayısı bakımından en ön sırada.  Teknoloji üretmekte pek çok Avrupa ülkesinin ilerisinde ve bu teknolojiyi ihraç etmekte de hiç bir sıkıntısı yok.  Ekonomisi de iyi bir dönemden geçiyor.  Yatırımlar, ticaret, tüketim, hepsi yerinde.  Eğlence mekânları, plajlar, lokantalar dolup taşıyor (Ortadoğu’daki artan savaş tehlikesinin tam da kapak olduğu 7 Ocak 2011 sayısında, Economist dergisinde çıkan bir ekonomik durum raporu da bu gözlemleri fazlasıyla doğrular nitelikte). 

Diğer taraftan, bir on yıl öncesine göre asayiş de berkemâl: sokaklarda patlayan bombaların ve bombacıların sayısında hissedilir bir azalma var.  Gazze taraflarından ara sıra atılmaya devam eden füzelerin etkisi ise, İsrail hükümetlerinin büyük bir sabırsızlıkla verdiği ölçüsüz karşılıklar karşısında, bir “çatapat” etkisinin ötesine geçmiyor pek.  Nitekim gündelik hayatlarının normal akışına bakılırsa, halkın büyük çoğunluğu bu füzeleri kanıksamış görünüyor.

Ne var ki, bu nispî refah ve ferahlık halinin hayli kırılgan olduğunu gösteren güçlü belirtiler mevcut.  Elçi Allen’in dile getirmekten hiçbir şekilde kaçınmadığı, tersine, özellikle vurguladığı belirtiler bunlar.  Bu belirtilerin belki de en çarpıcı olanı, ülkenin eğitim sisteminde görülen erozyonla ilgili: sözgelimi, ilk ve orta öğretime ilişkin göstergelerde, İsrail tüm OECD ülkelerinin en altına düşmüş görünüyor bugün.  Öğretmenlerin ortalama geliri, asgari ücretin üstünde değil.  Öğretmenlik mesleğine duyulan ilgi de, tabiatıyla sıfıra yaklaşmış durumda.  Biz Türkiyelilerin kulağına hiç yabancı gelmeyen, ancak bilim ve teknolojide İsrail kadar ileri ve iddiali bir ülke için hayli şaşırtıcı gerçekler bunlar.

Eğitim bağlamında, Elçi Allen’in dini eğitim ile ilgili tespitleri de, eğer gerçekten doğruysa, daha az şaşırtıcı değil.  Dediğine göre, İsrail’de dini bütün bir ailenin çocuklarını en erken yaştan başlayarak 18’ine kadar, içeriği tamamen dinî olan, yani tamamen Tevrat etrafında dönen bir eğitime tabi tutmasının önünde hiçbir sosyal ve yasal engel yok.  Burada sözkonusu olan, tarih, coğrafya, fizik, matematik gibi pozitif ve dünyevî hiç bir unsuru içinde barındırmayan, fevkalâde koyu bir dinî eğitim.  Bizdeki İmam Hatip Liseleri’nden çok, düz Kur’an kurslarıyla ortak özellikler taşıyan, her halükârda “damardan” ezbere dayanan bir eğitim.  İlk ve orta öğretim sisteminde böyle bir ikiliğin aleni mevcudiyeti, bir yönüyle İsrail devletinin “teokratik” niteliğine bağlanabilse de, ileri bir “teknoloji” ve “demokrasi” toplumunun bünyesiyle kolaylıkla bağdaştırılabilecek bir durum değil.  Osmanlı’nın köhnemiş son dönem medreselerinde bile herhalde daha fazla miktarda pozitif bilgi kırıntıları vardı.  Elçi Allen’e göre, çocuklarını böyle bir ezber cenderesine sokan ailelerin toplum içindeki yeri halen belki çok marjinal, ama sayılarının artma eğiliminde olması kaygı verici.

Allen’in İsrail toplumunda giderek yaygınlaştığını söylediği kayırmacılık ve rüşvet de, hayli tanıdık olgular.  Büyükelçi, toplumu sarmalayan genel muhafazakârlaşmanın değişik açılardan bu olguların hem nedeni hem de sonucu olduğu kanısında.  Daha çok bir içe kapanma şeklinde tezahür eden bu muhafazakârlaşmada, İsrail’in artan refahının da bir rolü var.  Allen’a göre, artan tüketim, mutlaka daha liberal bir ortam getirmiyor: en azından İsrail’in durumunda, tersine, komşusuna, çevresine ve “öteki”ne karşı daha derin bir kayıtsızlığı ve duyarsızlığı besliyor.  Her geçen gün, İsraillilerin Araplarla ve özellikle Filistinlilerle aralarındaki uçurum daha da derinleşirken, onlarla temasları ve onları yakından tanıma imkânları azalıyor.  İki halk arasındaki sosyal uçurum yetmiyormuş gibi, örülen fiziki duvarlar da bu temassızlığı büsbütün pekiştiriyor.

Sonunda bu temassızlık, belirli bir hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getiriyor ve bu hoşgörüsüzlük, İsraillilerin yalnız kendi dışındakilere karşı değil, bizzat kendilerinden olan sivri dilli demokratlara karşı da düşmanca tavır geliştirmelerine yol açıyor.  Elçi Allen, sansür, boykot ve hele ülkeye sokmama gibi, hoşgörüsüzlüğün hemen her türlü tezahürüne karşı prensip olarak direnilmesi taraftarı: sözgelimi, Chomsky ve Finkelstein gibi İsrail politikalarını kıyasıya eleştiregelen Yahudi asıllı yazarların ülkeye sokulmaması türünden girişimleri kabul edilemez gaflet olarak görüyor, en liberal çevrelerde bile bu girişimlere destek çıkan veya kayıtsız kalan çatlak seslere karşı da, şu asgari hatırlatmayı yapmadan geçmiyor: “Bu adamlar (Chomsky ve Finkelstein) katil mi, hırsız mı, soyguncu mu? Yoksa çocuk pornograficileri mi?  Ülkeye girmelerine ve konuşmalarına hangi gerekçeyle karşı çıkıyorsunuz?”

Diğer taraftan Allen, Batı’daki bir takım üniversite, fakülte veya akademisyenin İsrail’deki muadillerini boykot etmesinin yanlış olduğunu da savunmaktan geri durmuyor.  İsrail’de giderek marjinalleşen özgürlükçü ve solcu çevrelerin daha çok üniversitelerde kümelendiği anımsanırsa, bu tür bir boykotun ayrıca yanlış bir hedefi seçtiği ve yanlış kişi ve kurumların cezalandırılmasına yol açtığı düşünülebilir.

Elçi Allen, İsrail’in geleceğiyle ilgili ölçülü bir iyimserliğe sahip.  Bu ülkenin hâlâ yeryüzündeki tüm Yahudilerin sığınabileceği güvenli bir liman olma özelliğini muhafaza ettiği görüşünde. Lâkin ülkenin son yıllarda gerek kendi bölgesinde, gerekse dünya kamuoyunda giderek yalnızlaşmasının elçiyi derinden kaygılandırdığı belli.  Konuşmasında geçerken değindiği kısa fakat buruk bir tespitinden, İsrail’in Türkiye ile arasının açılmasından özellikle rahatsız olduğu da belli. Allen’a göre, İsrail’in yalnızlaşma süreci şimdiki hızıyla devam ettiği takdirde, çok uzak olmayan bir gelecekte ülkenin ufku pekâlâ kararabilir; güvenli limandan falan da eser kalmayabilir.

Allen, bölgedeki yüzyıllık çatışmanın nedenlerini tarihin karanlık koridorlarında, dinler yahut uygarlıklar-arası çelişki ve sürtüşme noktalarında aramanın vahim bir hata olduğu kanaatinde.  O bakımdan da, İsrail’de ve dünyada İslam ve Arap karşıtlığı üzerinden politika geliştirenlerin bölgedeki çözümsüzlüğü büsbütün derinleştirdiği görüşünde.  Büyükelçiye göre, İsrail-Filistin çatışması son tahlilde kıymetli bir toprak parçası üzerinde dönen bölüşüm kavgasına dayanmakta.  Tam da bu nedenle, çözümü bu bölüşüm kavgasının parametreleri çerçevesinde aramak gerek.  Ve ancak bu parametreler çerçevesinde kalınarak çözümle ilgili ciddi bir iyimserlik korunabilir.  O anlamda bu, hiç de erişilemez bir hedef değildir aslında: zira eğer çözüm gerçekten de tarih içinde bir yerlerde, sözgelimi, dinler, uygarlıklar, kimlikler gibi girift olgular arasında bulunsaydı, işin içinden çıkmak asıl o zaman mümkün olmayacaktı.  Büyükelçinin bu gözleminin ardında,  bölgenin o kadim Tarih/Coğrafya ikileminin yattığı belli: İsrail-Filistin gerçekliği, çok ufak bir coğrafyaya, buna karşılık çok büyük bir tarihe sahip.  Bütün mesele de bir yönüyle, Tarih’in Coğrafya’yı rehin almasına müsaade edilip edilmemesi noktasında düğümleniyor.

İlginç olan şu ki, ılımlı ve temkinli söylemine rağmen, Elçi Allen’in bu minval üzerinde söyledikleri Gideon Levy ve diğer radikal muhaliflerin İsrail’e ilişkin değerlendirmeleriyle pek çok bakımdan örtüşüyor.  İsrail’in görünürdeki gücüyle neredeyse ters orantılı olarak içine yuvarlandığı yalnızlaşma süreci karşısında, Allen’in bu muhaliflerle aynı yıpratıcı tedirginliği paylaştığı ve onların bazı eleştirilerini aynı açıklıkla dışa vurmasa da içten benimsediği yeterince ortada.  İsrail’i körükörüne izleyen Kanada’ın bu ülkeye atadığı kendi diplomatının bile böyle bir eleştirel konuma gelmesi, İsrail için yangın çanlarının çaldığının bir başka sembolik emaresi olmalı.  Kuşkusuz, Allen’in bu noktaya gelmesinde, bizzat kendisinin Yahudi asıllı olmasının ve İsrail’in varlığını ve geleceğini kendine dert etmesinin rölü küçümsenemez.  Çok muhtemeldir ki, Yahudi olmayan ve kendini İsrail’le özdeşleştirmeyen herhangi bir Kanadalı diplomat, atandığı bu Ortadoğu ülkesinin sorunlarına dönük ne aynı duyarlılığı gösterebilir, ne de tabiatıyla benzer bir eleştirellik sergileyebilirdi.  Kanada’nın Yahudi asıllı bir diplomatını bir Yahudi ülkesine ataması, “emperyal diplomasi” geleneğini anımsatan ilginç bir uygulama olarak da görülebilir.

Anımsanacağı üzere, eskiden çok-milletli imparatorluklar, yabancı bir ülkenin kültürüne ve diline yakın yahut yatkın buldukları vatandaşlarını, kendi milletleri içinden devşirip elçi olarak gönderebilirlerdi.  Bu uygulama, zamanın sınırlı şartlarından kaynaklanan bir mecburiyet olduğu kadar, bir lükstü de.  Osmanlı’da da, yakın kültür ve dilleri paylaşmaları hasebiyle çeşitli Frenk ülkelerine yollanan Rum, Ermeni vs. asıllı temsilci ve elçilerin sayısı az değildir.  Günümüzün ulus-devletlerinin pek azı, bu imkân ve lükse sahiptir.

Bunu görmek için, uzağa gitmeye gerek yok; Türkiye’nin son yıllardaki diplomasi serüvenine bakmak yeter.

Bilindiği gibi, AKP iktidarı döneminde, özellikle de Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasından sonra, Türk dış politikasının “Osmanlıcı” bir görüntüye büründüğü, “emperyal” bir yol tutturduğu doğrultusunda türlü iddia ve spekülasyonlar hasıl oldu.  Bunları ciddiye almak mümkün değil elbette.  “Osmanlıcılık”la itham edilenlerin de bu sıfatı ciddi şekilde üstlendikleri yok zaten. Türkiye halihazırda bir ulus-devlet ve “emperyal” bir politika gütmesi için gerekli kaynakları sınırlı olan bir ülke.  Dahası, elindeki bu sınırlı kaynakları harekete geçirecek vizyondan da yoksun bir ülke.   “Stratejik derinlik” türünden arayışların da, hoş bir özlem ve heves olmanın ötesinde, böyle bir vizyonun oluşmasına pek bir katkısı yok.

Türkiye’nin “emperyal” kapasitesi, en basit şekilde, atadığı elçilerin kozmopolitlik skalasından dahi anlaşılabilir.  Bu ülkenin ordusunda Cumhuriyet tarihi boyunca Rum, Ermeni veya Yahudi asıllı tek bir üst ve orta rütbeli T.C. vatandaşının istihdam edilmediği malûm.  Aynı durum, AKP dönemi de dahil olmak üzere Türk diplomasisi için de geçerlidir.  Bugün eskaza Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurulsa, hatta bu ilişkiler güllük gülistanlık dahi olsa, Türkiye’nin bu doğu komşusuna Ermeni asıllı bir memurunu elçi olarak ataması tasavvur bile edilemez.  Belki yüzyıl önce tasavvur edilebilirdi, şimdi edilemez.  Derhal türlü “güvenlik” mülahazaları devreye girer; atanacak elçinin Ermeni olması şöyle dursun, ailesindeki uzaktan yakından herhangi bir Ermeni bağı veya bağlantısı, tayininin derhal iptal edilmesini otomatikman garantiler.

Daha yakın ve gerçek bir örnek alırsak, aynı durum İsrail’e atanacak Yahudi asıllı bir Türkiye elçisi için de geçerlidir.  Düşünülecek olursa, böyle bir atama hiç de fena bir fikir olmayabilir.  Telaviv’de Yahudi asıllı bir Türkiye elçisinin İsrail’i yakından tanıma, topluma nüfuz etme ve sesini duyurma şansı herhalde daha fazladır; keza, kötü bir muameleye maruz kaldığında da, ki bu daha düşük bir ihtimaldir, o muameleye karşı koyma imkânı da daha fazladır.  Düşünceleri Kanada’nın resmi İsrail politikasının epey ötesine gitmesine rağmen—ve herhalde gidebildiği için—Elçi Allen gibi, mesleğinin müsaade ettiği ölçüde fikir ve cesaret sahibi bir diplomatın Kanada’ya fayda sağladığı su götürmez.  Allen’inkine benzer profile sahip Yahudi asıllı bir Türkiye elçisinin de Türkiye’ye getireceği artılar, herhalde daha az olmaz.  Ama gayet tabii ki Türkiye’nin şartlarında bu bir fanteziden ibarettir; şakası bile fazladır.

Diplomasi pratiklerinde etnik köken, “emperyal politika”nın elbette önemli bir karinesi değildir, ama yerine göre, bazen çok şey söyler.

_____________________

21 Ocak 2011’de www.acıkgazete.com’da yayınlanmıştır.