Nuray Mert: Saflardaki Çatlak Ses*

Ağustos 18, 2017

”Sadece şu bitmez tükenmez ‘evrim’ tartışması ile ilgili bir not düşeyim; İslama uygun veya değil, ben de evrim teorisinin bilim yerine konmasına karşıyım. Adı üzerinde evrim teorisi, ne kadar bilimsel kesinlik kazandırılmaya çalışılırsa çalışılsın veya ne kadar bilimsel olarak çürütülmeye çalışılırsa çalışılsın, nihayetinde insanın oluşumuna ilişkin bir akıl yürütme biçimi”.

Bayağı gürültü koparan ve sonunda Nuray Mert’in Cumhuriyet gazetesinden uzaklaştırılmasına neden olan sözleriydi bunlar sanırım. Kendine has aşırı özgüveniyle çok keskin yargılarda bulunmaktan hiç kaçınmayan bu polemik savaşçısı, hiç değilse Evrim gibi uçsuz bucaksız bir konuda düşüncesini iki satırlık bir ‘not’ içine sığdırmaktan imtina etmeliydi.

Bilindiği gibi, ‘sadece bir teoridir’ argümanı, Evrim kuramıyla baş edemeyen Yaradılış’çıların onu akıllarınca marjinalleştirmek için başvurduğu bir yoldur. Dokunduğu her noktaya eleştirel bir gözle bakmayı şiar edinmiş biri olarak, Nuray Mert’in bu ucuz argümanı böylesine kolaylıkla benimsemiş olması tuhaf.

‘Akıl yürütme biçimi’ olsa olsa en fazladan bir felsefi ekolü tanımlamaya yarayabilir, bir bilimi değil. Oysa Evrim kuramıyla anlaşılan muazzam bilgi ve pratik birikimi, pekala bir bilimdir ve bilimin dik alasıdır. Bugün fizik, kimya gibi temel bilimlerin ne kadar geniş bir ampirik tabanı varsa, Evrim kuramının da en az o kadar vardır. Biyoloji, jeoloji, paleontoloji, ekoloji, embriyoloji, zooloji, arkeoloji, botanik, genetik—bütün bunlar, Evrim kuramının bilimsel kurgusunu destekleyen özgül araştırma alanlarıdır; Evrim kuramı olmadan, bu alanların hiçbirinde anlamlı ve etkin iş görülemez.

Kuşkusuz, diğer bütün bilimler gibi, Evrim kuramının da henüz açıklanamayan bölgeleri, bazı ‘kara delik’leri vardır; dahası, gene diğer bilimler gibi, Evrim kuramı da bazı sorulara yanıt getirirken, başka yeni sorulara da yol açar. Diğer taraftan, kapalı sistem deneyleri yapma, öndeyide bulunma, yalnızca geriye yani geçmişe dönük yürüme gibi konularda Evrim kuramının bazı sınırlamaları ve diğer bilim dallarından ayrıldığı hususlar elbet vardır; fakat bunlar kuramın inceleme nesnesinin—yaşamın—karmaşıklığından kaynaklanan ve (dar bir pozitivist cendereye sokulmadığı sürece) bilimselliğine halel getirmeyen hususlardır.

Sonuç olarak, Evrim kuramı insanlığın bilgi üretim tezgahında tamamen yerleşik, yerleşik olduğu kadar da her geçen gün daha fazla doğrulanan bir bilimdir; daha doğrusu, çeşitli özgül bilim dallarının belirleyici ilkesidir. Kuşkusuz, her bilimsel kuram gibi Evrim kuramı da prensipte kapsam ve yön değişikliğine uğrayabilir, hatta en dramatik şekilde çok daha güçlü bir kuram tarafından baştan sona yanlışlanabilir. Ancak henüz öyle bir ‘mesih kuram’ ufukta görünmüyor. Görününceye kadar, Evrim dimdik ayakta duracağa benziyor.

Nuray Mert, kopan fırtınaya karşı koymak için, daha sonraki bir yazısında sanki Evrim kuramına karşı değilmiş de sadece kuramın pozitivistçe yorumlanmasına karşıymış gibi bir gerekçelendirme yoluna gitmiş. Şöyle diyor: ‘Yok, oturup Darwin, evrim teorisi, yaratılış inancı ve bunlar üzerine uzun uzadıya bir tartışmaya girişecek değilim. Öncelikle bu çok bayat bir tartışma, üzerine söylenmiş çok şey var, sadece konunun sığ pozitivist bir yaklaşımla tartışılmasının devrinin çoktan geçtiğini hatırlatayım.’ Mert, bu sözlerle başladığı uzunca paragrafta, belli ki pozitivizm kavramını farklı bir şekilde kullanıyor. Genellikle, bazı (benim ‘dar’ dediğim) pozitivistler çok sıkı ve indirgemeci ölçütlere tabi tutarak Evrim’in bilimselliğini sorgulamak hatta yadsımak isterler; Mert’in yorumunda ise tersine, Evrim’i bilim mertebesine yükselten pozitivistler oluyor. Burada Mert’in pozitivistten anladığı, yanlışlanabilirlik ilkesinden bihaber, bilim denen şeyin değişmez ve mutlak olduğuna inanan kişiler. Mert, Türkiye’de çok bol olduğunu düşündüğü böyle kişilerin Evrim’i bir dogma olarak algılamasından ve başta okul müfredatı olmak üzere toplumun geneline dayatmaya kalkışmasından şikayetçi. Türkiye’de bilim kültürünün durumu malum. Bu nedenle, Evrim kuramını granit taşa kazınmış ebedi bir yazıt gibi görenler olduğu muhakkak. Fakat onların bu yanlış algısı, kuramın bilimsel olmadığı anlamına gelmiyor. Son tahlilde, kuramı dayatan onlar değil, kuramın kendisi.

Fakat asıl fırtınayı koparan, Nuray Mert’in Evrim’le ilgili sözlerinden çok, müftülük nikahı hakkında yazdıkları oldu galiba. Bu, Mert’in daha hakim olduğu bir alan; hatta doğrudan uzmanlık alanına girdiği söylenebilir. Şöyle yazmış: ‘Müftülüklere nikâh yetkisine gelince, kusura bakmayın ama bu değişikliğin dini düşünce ve yaşam tarzını dayatma ile alakası yok. Tam da bu nedenle, ateşli itirazların çoğu havada kalmaya mahkûm. Müftülüklerde kıyılan nikâh, şeri çerçevede değil, mevcut medeni kanunun nikâha ilişkin mevzuatına uygun olacak, yani nikâhını müftülükte kıyan dört eş ile evlenmeye kalkışamayacak, ‘eşini talakı selase’ ile boşayamayacak, vs. Öyle bir düzenleme olsaydı, çok ciddi bir gelişme olurdu, olmadığına göre müftünün nikâh kıyma yetkisi olması neden sorun yaratsın? Tam tersine, ‘imam nikâhı’ adı altında, hiçbir yasal güvencesi olmayan akitlerin ve bunların yaratacağı suiistimalleri önlemek açısından faydalı bir sonucu olabilir. İçinde müftü lafı geçti diye muhalefet etmek, tam da iktidar partisinin fazlasıyla işine yarayacak bir tutum. Dahası hakkaniyetli değil, evliliğe dair hukuki çerçeve değişmediği durumda nikâh kıyan memurun din görevlisi olması neden sorun olur? Bırakın isteyen istediği makamda nikâhını kıydırsın.’

Mert’in bu sözleri, Evrim hakkında söylediklerinin yanında daha anlaşılır ve makul sayılır. Karşı çıkılabilir, en azından zamanlaması eleştirilebilir, ama hiç değilse artısıyla eksisiyle tartışılabilir. Fakat ne yazık ki, demokratik haklar adına başörtüsü yasaklarına karşı verilen mücadele günleri çok geride kaldı. Şimdi sıra, laik düzen ve yaşam tarzına getirilen kayıt ve yasaklara karşı verilecek mücadelede. Bu mücadelenin giderek kızıştığı bir ortamda, yüzdeyüz isabetli bile olsalar sinir uçlarına kolayca dokunabilecek tespit ve müdahalelerde bulunmak daha bir dikkat ve özen ister. AKP iktidarının attığı her adım artık açık bir İslamcı dayatma olarak yaşanırken, Mert’in kalkıp ‘positivistler’in Evrim dayatmasından bahsetmesi, üstüne bir de müftülük nikahıyla ilgili ince ayarlara girişmesi, geniş bir kesimin ‘istiap haddi’ni aştı anlaşılan. Belli ki, toplumun tartışmaları kaldırma kapasitesi gitgide azalmakta; kimsenin kendi saflarında çatlak ses duymaya tahammülü yok.

Ne var ki, Cumhuriyet gazetesi yönetimi bu tahammülü göstermeliydi. Nuray Mert’in alenen kovulması, bugün muhalefetin en önemli seslerinden biri haline gelen bu gazete için bir kayıptır. Kuşkusuz, her gazetenin belirli bir yayın çizgisi vardır ve bunu korumakla sorumludur. Cumhuriyet’in çizgisi de, laikliğin, ‘çağdaş kültür’ün ve bilimsel değerlerin muhafazası yönündedir; ama daha güncel ve acil olarak da, bu çizgi halihazıraki iktidara karşı en geniş perspektifli ve akıllı muhalafeti seslendirmek üzerine kuruludur dersek, yanlış olmaz sanırım. Mert, bazen şeytanın avukatlığını yapar gibi görünse de, böyle bir muhalefete katkı getiren bir yazardır. Nitekim dikkat edilirse, yukarıda alıntıladığım müftülük nikahına dair tahlilinin de, özünde iktidarın eline koz vermeyecek bir strateji arayışının parçası olduğunu görmek zor değil. Mert’in bazı tespit veya ifadeleri yanlış olabilir, fakat geçmişindeki yakın ilişki ve aşinalığı dolayısıyla, onun İslamcılarla ve İslamcı iktidarla ilgili söylediklerinin ayrı bir önemi vardır; hele hiç de seyrek olmayan şekilde onları doğrudan eleştirdiği durumlarda bu önemi daha da artar.

Şu bir gerçek ki Mert’in sivri diliyle başetmek herkesin harcı değildir. Buna rağmen, hatalı olduğu noktalarda eksiklik ve çelişkilerini ortaya dökmek o kadar zor olmasa gerek. Nitekim bizzat kendi gazetesinde bazı köşe komşularının bunu rahatça yaptığını gördük. Mert gönderilmeden de, bunu yapmaya devam edebilirlerdi; üstelik aralarındaki tartışmadan gazete de okuyucuları da bir şey kaybetmez, tersine kazanırdı.

Nuray Mert, mücadeleci azmiyle bundan sonra da durmayacak, bulduğu her mecrada yazmaya ve konuşmaya devam edecektir. Yolu açık olsun. Yalnız olur da bir ara durursa, Evrim tartışmalarına daha yakından bir göz atmasını dilerim. O tartışmalarda ‘bayat’ olmayan çok şey de bulacağından eminim.

____________________________________________

*Bu yazının kaleme alınmasından 15/08/2017’de BirikimGüncel’de yayınlandığı güne kadar geçen bir haftalık süre içinde, Nuray Mert’le ilgili tartışma dinmek bilmedi. Bu vesileyle, özellikle bazı hanım meslekdaşlarının Mert’e yönelttikleri salvolardan, Cumhuriyet’te tahminimin üzerinde yazarın sivri dillilikte ondan aşağı kalmadığını farkettim. Bu arada, bilim felsefecisi Güven Güzeldere’nin Mert’in teori anlayışının yetersizliğini ortaya döktüğü mükemmel yazısını da gene yeni farkettim; aşağıda linkini verdiğim bu yazıyı hararetle tavsiye ederim (Yazı, esasen Açık Radyo’daki programlarından birinde yaptığı konuşmanın özet metnidir).

http://acikradyo.com.tr/acik-bilinc/bilim-felsefesinin-temel-kavramlari-evrim-kurami-tartismalari-kifayetsizlik-ve

 

ŞİRİN TEKELİ’NİN ARDINDAN

Ağustos 17, 2017

Şirin Tekeli’yi geçenlerde kaybettik. Son yıllardaki karşılaşmalarımız hayli seyrekleşmişti, fakat kendisiyle 40 yılı aşkın bir muhabbetimiz vardı. Beklenmedik ölümü, uzun yıllara yayılan bir sürü ortak anımızın film şeridi gibi gözümün önünden geçmesine neden oldu. Bazı izlenimlerimle beraber, bu anılarımın bir kısmını burada paylaşmak istiyorum.

 Şirin’i ilk 1975’te, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ndeki Siyaset Bilimi kürsüsüne asistan olarak girdiğimde tanımıştım. Yanlış hatırlamıyorsam o tarihlerde doçentlik tezini hazırlamakla meşguldü ve kürsünün yerleşik ve nispeten kıdemli elemanlarından biriydi. O zamanki kürsü başkanımız merhum Prof. Esat Çam’la mesafeli fakat iyi bir diyaloğu vardı; boşuna da değildi bu. Zira Şirin de, Esat Bey de Fransız ekolünden—veya o ekole yakın—insanlardı; dahası, ikisi de birbirinden pek uzak olmayan kuramsal söylemleri paylaşıyordu. Sözgelimi, Fransız ‘merkez’ düşüncesinin yıldız profesörleri Raymond Aron ve Maurice Duverger’yi Esat Bey de Şirin de severdi ve derslerinde kullanırdı (Şirin nitekim daha sonra Duverger’nin önemli bir yapıtını Türkçeye de çevirdi). O zamanki kafamla pek beğenmediğim, hatta biraz burun kıvırdığım yazarlardı bunlar. Şimdi burun kıvırmayı elbet zül sayarım, fakat itiraf etmeliyim ki bugün de bende fazla heyecan uyandırmayan yazarlardır bu Fransız profesörler.

Görünürdeki bu ortak yönlerine rağmen, Şirin’le Esat Bey apayrı dünyaların insanlarıydı aslında. Kürsüdeki mevcudiyetim boyunca Esat Bey’le amir-memur ilişkisi dışına hiçbir zaman çıkmadığım halde, Şirin’le çarçabuk dost olduk. Nedeni açıktı. Esat Bey, sorgulamaya pek yatkın olmayan, tartışmaktan çok emir ve talimatlar vermeye alışık biriydi; nitekim fakülte dekanlığı ile biten kariyeri, hocalıktan çok idarecilikle geçti hep. Şirin ise antenleri açık biriydi—tartışan, dinleyen ve dinlemekten hemen hiç usanmayan biri. Bu fark, belki biraz Esat Bey’le aramızdaki kuşak farkına verilebilir; ama Şirin de tam akranım sayılmazdı benim.

Şirin’in nasıl sabırlı bir dinleyici olduğunu, sistem kuramcısı David Easton’u kendisiyle tartışırken anlamıştım ilk. Easton, Şirin’in üzerinde yıllarca çalıştığı bir kuramcıydı, doktorası da onun üzerineydi. Eğer ‘siyaset bilimi’ denen bir şey varsa, ona hatırısayılır teorik katkılarda bulunmuş zatlardan biri olarak bilinir. Fakat problem şu ki, bizzat aynı adı taşıyan bir kürsüdeki iğreti mevcudiyetime rağmen, ben ‘siyaset bilimi’ diye bir şey olabileceğine inanmıyordum. Hoş, pekala olabileceğine bugün daha inanır gibiyim, zira zihnimdeki bilimsellik çıtası epey aşağılara inmiş durumda. Ama o yıllarda, Easton’un siyasal kuram alanında bilimsel kuleler inşa etmesini çok iddialı, bir o kadar da yüzeysel buluyordum. Bu yüzeyselliği göstermek için, bizzat Aron ve Duverger’ye başvurmaktan bile kaçınmadığım olurdu.

Şirin haklı haksız eleştirilerimi savuşturmakta fazla zorlanmıyordu; bunda sabırlı dinleyiciliği kadar kültürel arkaplanının ve felsefi birikiminin önemli payı vardı. O yüzden ona ‘yüzeysel bir projeye saplanıp kalmış derin kişi’ diye takılıp dururdum. Kuşkusuz, sohbetlerimizin asıl keyfine Şirin’in kültürel arkaplanında dolaştığımız zaman varırdım. Şirin’le sık sık çok sevdiği Simone de Beauvoir/Jean-Paul Sartre ikilisini konuştuğumuzu, ama Sartre felsefesinin koyu ve derin sularında ilerlerken, gene de kendimize epey eğlenceli konular bulduğumuzu, örneğin felsefelerin cinsiyeti üzerinde gırgırla karışık türlü çeşitlemeler yaptığımızı hatırlıyorum. Henüz feminizmle fazla meşgul görünmemesine rağmen, Şirin daha o zamandan Simone de Beauvoir’ın düşünce yapısının Sartre’ınkine oranla ‘daha erkek’, daha ‘eril’ olduğunu savunmaktan hoşlanıyordu. Bunu savunurken ne kadar ciddiydi, doğrusu bilemem; ama anlamak için de hiç uğraşmadım—belki de ‘eril’ düşünceli bir feminist kadın filozof fikri bana da ilginç geldiği için.

Üniversitedeki bu ‘aylak’ günlerimiz fazla sürmedi, 70’li yılların sonuna yaklaştıkça sağ/sol eksenli çatışmalar ülkeyi sarmaya başlamıştı. Evet, o dönemde bugün neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz yaygın bir sağ/sol kutuplaşması vardı ve şiddetini öncelikle üniversitelerde ve varoşlarında hissettiriyordu. O ortamda TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) ve TÜMAS (Tüm Asistanlar Derneği) gibi sivil toplum oluşumları, ‘ilerici’, ‘sol’ veya sol-eğilimli çeşitli akademisyenlerin birbirini bulduğu önemli mekanlar haline gelmişti. Özellikle genç akademisyenleri bünyesinde toplayan TÜMAS, üniversitelerdeki tartışma ortamının bozulması sonucu neredeyse alternatif bir okul olmuştu. Burada genellikle daha güncel ve siyasi problemler gündeme gelmekle birlikte, kuramsal ve felsefi konuların konuşulduğu da olurdu. Şirin’le fakültede başlayıp da arkasını getiremediğimiz pek çok tartışmayı, farklı bağlamlarda da olsa TÜMAS’ın çatısı altında devam ettirirdik. Bu anlamda TÜMAS, bizler gibi bünyesindeki pek çok insana değerli bir deneyim kazandıran, hatta onlara dünya görüşlerini geliştirme ve netleştirme fırsatı veren bereketli bir mekandı. O kadar ki, eğer Şirin’i ‘Easton paradigması’ndan çekip çıkaran bir güç olduysa, o da TÜMAS’tır diyebilirim!

Lakin çok geçmeden, 12 Eylül geldi çattı ve herşey allak bullak oldu; ne üniversite kaldı ne de TÜMAS. Pek çoğumuz gibi, Şirin de üniversiteden koptu ve bir daha hiç dönmedi. Ancak 1402’likler gibi sıkıyönetimce atılmadı, kendi tercihiyle ayrıldı. Kolay bir tercih değildi bu. YÖK’ün de tepesine kondurulmasıyla, evet, üniversite üniversite olmaktan çıkmıştı. Fakat bu iyice iğdiş edilmiş haliyle bile üniversitede kalmaya azimli pek çok meslekdaşımız vardı. Bunların bir kısmının gidecek başka yeri yoktu; ayrılma lüksüne sahip bir kısmı ise ne pahasına olursa olsun mesleklerini sürdürmekte kararlıydı. Bu kişiler arasında, üniversiteyi sahipsiz bırakmamak, ‘mevzileri terketmemek’ veya ‘mücadeleye içeriden devam etmek’ gibi saiklerle meseleye bakan militan ruhlu arkadaşlarımız da vardı. Bunların bazısı için, üniversiteden o sırada ayrılanlar, batan bir gemiyi terkeden farelerden farksızdı. Ne yazık ki bu arkadaşların pek azı amacına ulaşıp, dirhem dirhem eksilmeden bugüne kadar hasarsız gelebildi. Gelebilenleri ise kuşkusuz birer kahramandır.

Şirin’in ne böyle militanca bir eğilimi, ne de herhangi bir kahramanlığa soyunacak hali vardı. Ama mesleğine düşkündü; bir müddet ayrılmakla direnmek arasında tereddüt ettiğini hatırlıyorum. Onun gibi kariyerinde epey ilerlemiş birinin, ayrılıp ayrılmama konusunda benim gibi yolun başında olanlara oranla daha zorlanması doğaldı. Fakat Şirin’in morali çok bozuktu; özellikle 1402’ye maruz kalan, aralarında yakından tanıdığı ve sevdiği meslekdaşlarının da bulunduğu bu durum ona çok dokunmuştu; onlar atılırken üniversitede kalmayı onuruna yediremiyordu. Sonunda, onur faslını mümkün mertebe hesap dışında tutmaya çalışarak, üniversitede kalarak yapabilecekleriyle, ayrılıp dışarıda yapabileceklerinin soğukkanlı bir muhasebesine girişti ve her halükarda ikinci seçeneğin daha verimli olacağına karar verdi. Bu muhasebesinin ne kadar isabetli olduğu zamanla apaçık çıktı ortaya.

Bugünden geriye baktığımızda, 12 Eylül’ün genel planda yarattığı travmaları ve bunların da ötesinde, acıklı ironilerle dolu sonuçlarını gayet iyi görebiliyoruz. Darbeci generaller, Atatürkçülük diye diye, Atatürkçü olsun olmasın, Türkiye’de laikliğin tek teminatı olan solu (ve bu arada tabii ki solun eteklerinde yeşermeye yüz tutan liberal özgürlükçüleri de) yok etti ve Atatürk’ü de, laikliği de hazmedemeyen dinci/dinbaz örgütlenmelerin ülkede egemenlik sağladığı şu günlere gelmemizin kaçınılmaz zeminini hazırladı. Keza, 12 Eylül’ün muktedir komutanları, ‘Kürdüm’ diyene ‘Kart Kurt’ diye diye, şimdi koca Türk ordusunun başetmekte zorlandığı devasa bir Kürt gerilla hareketinin doğmasına yol açtı.

12 Eylül’ün bu kaba diyalektiğinin özel hayatlarda da benzer şekilde işlediği söylenebilir. 12 Eylül rejimi bir çok hayatı kararttı, ama Şirin’in durumunda olduğu gibi, birçok başka hayatın da çeşitlenmesine, renklenmesine, zenginleşmesine fırsat yarattı. Şirin üniversitede kalsaydı, şüphesiz iyi ve sevilen bir hoca olarak görevini sürdürürdü, fakat 12 Eylül dolayısıyla ayrılmak zorunda kalması onu, kendi akademik köşesinde yapabileceklerinin hatta öngörebileceklerinin hayli ötesinde işler gerçekleştirme noktasına götürdü. Şirin ilk başlarda serbestçe yazmak ve çeşitli sosyolojik araştırmalar yapmak niyetindeydi; bunu da hakkıyla yaptı. Yakınlarda, vefatına sadece bir kaç ay kala Bilgi Üniversitesi’nce yayınlanan Feminizmi Düşünmek adlı kitabında, uzun yıllar boyunca kaleme aldığı çeşitli makalelerinden derlenmiş bir seçkiyi bulmak mümkündür. Şirin’in ayrıca, gene uzun bir dönem boyunca Edgar Morin’den Stefan Yerasimos’a dek birçok önemli yazardan Türkçeye yaptığı çevirileri vardır.

Fakat Şirin yazıp çizmekle yetinmedi, 80’li yıllardan başlayarak türlü feminist örgütlenmelerin oluşumunda kurucu veya aktif üye olarak yer aldı. Kadın Eserleri Kütüphanesi Vakfı, Mor Çatı, Ka-Der bunların sadece bazıları… Bu örgütlenmeler, Türkiye’de gerçek sivil toplumun gelişmesinde kaydadeğer kilometre taşlarıdır. ‘Sivilliği’ hayli tartışmalı ve çoğu devlet uzantılı ‘çakma’ örgütün içini giderek daha çok doldurduğu günümüz Türkiye’sinin ‘sivil toplumu’nda, bunların kıymeti daha da anlaşılıyor. Bu anlamda Şirin’in, Türkiye’de yalnız feminizmin değil, daha genel olarak gerçek sivil toplumun gelişmesinde hatırısayılır bir payı bulunduğunu söylemek gerek.

Türkiye’de devlet dışında inisiyatif almak, hele özerk bir alan açmak hiçbir zaman kolay olmadı. Erkek-egemen kültüre nüfuz etmek ise, kuşkusuz ondan da çileli bir iş. Türkiye’de yapısal egemenliği yetmiyormuş gibi gündelik saldırganlığı da her nasılsa artış gösteren erkek milletiyle baş etmek için, kimliğini ortaya koyan kadınların birer cadı olmaktan başka çareleri yok herhalde. Oysa Şirin tanıdığım en yumuşak, kibar kadınlardan biriydi ve her daim öyle kaldı.  O kadar ki, tükenmez azim ve iradesini adeta gizleyen kırılgan bir yapısı olduğunu dahi söyleyebilirim. Ahmet Tekeli ile olan uzun evliliğinde de, bir feministte az rastlanan türde bir ‘evcillik’ sergilerdi. ‘Bütün gün feminizm toplantıları yapıp, ardından koşa koşa eve gider kocama meze yapardım’ diye kendisiyle dalga geçtiğini bilirim. Yanlış anımsamıyorsam, bir söyleşide de benzer bir cümle kurmuş, ağzının içine bakan gazeteciyi sanki biraz hayal kırıklığına uğratmıştı.

Feministlerin, özellikle de Şirin’in statüsündeki bir feministin sevgilileri veya eşleriyle olan ilişkileri her zaman ilgi çeker, çünkü söylemlerine dair aydınlatıcı ipuçları taşır. Ben Şirin kadar olmasa da Ahmet’i de tanıdım; pek ‘aydınlatıcı’ ipuçları vermese de, beraberlikleri hakkında bir-iki gözlemimi aktarmam faydalı olabilir belki.

Ahmet Tekeli, mesleğinde büyük başarı yakalamış bir adamdı. Çok dişli bir avukattı ve başında bulunduğu hukuk bürosu bir ara İstanbul’un en etkinlerindendi. Çuval dolusu para kazandı; o kadar ki, bir dönem kendi meslek kategorisinde vergi rekortmeni olduğunu hatırlıyorum. ‘Her başarılı kocanın arkasında bir kadın vardır’ düsturunu doğrularcasına, Ahmet’in büyük başarısının sırrı da yoksa Şirin miydi, diye sorulabilir. Bir bakıma, hayır. Çünkü bildiğim, gördüğüm kadarıyla Şirin’in Ahmet’in iş dünyasına en ufak bir bulaşmışlığı yoktu. Şirin, klişe düsturun genellikle çağrıştırdığı imajın tersine, iş mücadelesinde Ahmet’in arkasında duran, ona cesaret veya ilham veren bir kişi değildi pek; hele hele kocasını daha çok kazanmaya, daha çok koşturmaya iten hırslı, ‘muhteris’ kadın hiç değildi; olamazdı da. Kucak kucağa yaşamalarına rağmen, bu ikili apayrı kulvarlarda yollarına devam etti: Ahmet, özel çıkarların kıyasıya çarpıştığı acımasız cenk alanlarında vuruştu durdu; Şirin ise yazın ve düşün dünyasının göreceli sakin sularında kürek çekti.

Fakat Ahmet’in işleri büyüdükçe, stres yükü de arttı. Bu stresten kurtulmak için kaçtığı ilk yer, Şirin’in dingin entelektüel dünyasıydı. Benim naçizane yorumum o ki, Ahmet bu dünyaya girebildiği ve orada kalabildiği ölçüde başını dinleyip huzuru buluyordu. Şirin’in bu anlamda Ahmet’in doğrudan başarısında değil fakat tepetaklak yokluğa sürüklenmesinin engellenmesinde pay sahibi olduğu söylenebilir.

Ancak Şirin’in güvenli limanı da yetmemiş olmalı ki, Ahmet bir noktadan sonra stres yükünü kaldıramadı ve yavaş yavaş ruh sağlığını yitirdi; yitirdikçe de kırıcı, yıpratıcı, anlaşılmaz bir adam olup çıktı. Sonunda Şirin, çok sevdiği kocasından boşanmaya karar verdi, fakat Ahmet direnmeye kararlıydı; henüz tamamen kaybetmediği keskin avukatlık melekelerini kullanarak, Şirin’in boşanma girişimini geciktirmeye koyuldu. Bu sancılı süreç esnasında, Şirin’in uzunca bir süre Ahmet’ten kaçıp saklandığını ve o yüzden yakın arkadaşları tarafından bile bulunamaz veya ulaşılamaz bir vaziyette yaşadığını hatırlıyorum. Nihayet, boşanmalarına fırsat kalmadan Ahmet vefat etti ve bu durum, Şirin’in hayatına sığdırdığı hayırlı işlere son bir tanesini daha ilave etmesine imkan verdi: kadın hukukçuların yetişmesine katkı sağlamaya dönük Şirin-Ahmet Tekeli Vakfı’nın bir kaç yıl önceki kuruluşu, büyük ölçüde Ahmet’ten artakalan servet kırıntıları sayesindedir.

‘Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır’ klişesi ne kadar geçerlidir bilemem ama, bunu ‘her başarılı kadının arkasında bir erkek vardır’ şeklinde tersinden okursak, pek geçerli olamayacağını hissederiz, çünkü her nasılsa örneklerine fazla rastlanmaz. Öte yandan, ‘her mutsuz kadının arkasında bir erkek vardır’ dendiği taktirde ise, etrafımızdaki örneklerden böyle bir sözün gerçeğe en yaklaşan klişe olduğunu teslim etmemiz işten değildir.

Varsa eğer, Ahmet’in Şirin’in başarısındaki rolünü tartmak kolay değil; fakat hayatının son dönemindeki mutsuz demiyeyim, ama ‘kırık’ ve ‘yaralı’ hallerinde kocasının ciddi bir payı olduğunu sanıyorum. Şirin’in yıllar önce İstanbul’u terkedip Bodrum’un bir beldesine yerleşmesi ve giderek daha korunaklı ve kapalı bir hayat sürdürmeye başlamasında, bazı siyasi-sosyal etkenlerin yanısıra, Ahmet’le yaşadığı ‘travma’nın hayli etkisi olduğu kanaatindeyim. Ama bu kapanmanın, Şirin’in en temel özelliğini kaybetmesine hiç bir zaman meydan vermediğini belirtmeliyim.

Yukarıda onun tanıdığım en yumuşak ve kibar insanlardan biri oluşuna dikkat çektim, fakat bedeninin ve ruhunun ayrılmaz parçası olan bir özelliğini söylemedim. O temel özelliği, gülümsemesiydi. Şirin, yalnız dudağıyla değil gözleriyle de gülümseyebilen insanlardandı. En moralsiz, en hüzünlü zamanlarında bile ufacık bir kıvılcımla karşılaşmayagörsün, yüzünde hemen aydınlık bir gülümseme beliriverirdi. Sözü daha fazla uzatmayayım, Şirin’i bana her nasılsa hatırlatan bir anektodla bitireyim.

Benim insanları kışkırtmayı, her fırsatta damarlarına basmayı seven provokatör ruhlu bilge bir arkadaşım vardır. Bilhassa yaşını almış katı prensipli hanımları kızdırmaya çok düşkündür. Geçen gün, tam da böyle bir hanımı yakalamış sohbet ediyordu; tesadüfen ben de bu sohbete tanık oldum. Şirin’in yaşlarında olan bu hanım, çağdaş yaşam tarzımızı gölgeleyen bir takım muhafazakar ve gerici müdahalelerin artışından şikayetçiydi. Özellikle, ülkemizde iyice sıradanlaşan kadın cinayetlerinden haklı olarak çok müzdaripti. Provokatör bilge, hanımın yakınmalarının bitmesini sabırla bekledikten sonra, her zamanki sinir bozucu yatıştırıcılığıyla, şöyle dedi: ‘Üzülmeyin hanımefendi. Hatta bence sevinin. Bu cinayetlerin artışı, memleketimizdeki inkişafın bir göstergesidir. Eskiden kadınlar, hakarete uğrayıp dayağı yediğinde, susar otururdu. Boşanmak falan ne kelime, akıllarından bile geçmezdi. Kaderlerine razıydılar. Şimdi iş sahibi oldukça, ceplerine para girdikçe ve eğitimleri yükseldikçe, başlarını kaldırıyorlar. Alenen daha çok saldırıya uğramaları ve daha büyük sayılarda öldürülmeleri, bu başkadırılarının neticesidir. Sabır hanımefendi!’

Fakat hanımefendinin daha fazla dinlemeye bile sabrı yoktu, provokatör bilgeyi kovmasına ramak kalmışken, birden Şirin’in çehresi canlandı zihnimde: gülümsüyordu. Gerçekte gülümser ve provokatör bilgeyi sakin sakin dinlemeye devam eder miydi, bilemem tabii. Kimbilir, keyifli bir anına rastgelse, ‘doğru söze ne denir’ deyip kahkahayı da basardı belki. Her nasılsa, en olmayacak durumlarda bile Şirin’i gülümserken veya kahkaha atarken anımsamaktan kendimi alamıyorum. Hiç bir zaman da alamayacağım herhalde.

_________________________

Not: Bu yazı, ilk olarak 04/07/2017’de BirikimGüncel’de yayınlandıktan epey sonra, Şirin’i en az benim kadar yakından tanıyan, İktisat Fakültesi ve TÜMAS yıllarından değerli arkadaşım Prof. Burhan Şenatalar’dan kısa bir mesaj aldım. Mesajında, Şirin’in 1981’de YÖK çıkar çıkmaz istifa ettiğini, oysa 1402 temizliğinin daha sonra, 1983’te olduğunu hatırlatmış. Kronoloji karışıklığıyla ilgili bu düzeltmesi için kendisine burada da teşekkür ederim. Bu durumda Şirin’in yukarıda bahsettiğim moral bozukluğunun 1402 değil YÖK hatta ondan da önce askeri darbe karşısında yaşadığı şoktan kaynaklanmış olduğunu belirtmek gerek. Ancak şu var ki, Şirin YÖK’e rağmen azmedip üniversitede kalsaydı bile, 1402 temizliği karşısında direnemeyip istifasını verecekti. Sohbetlerimiz sırasında bana tam da bu mealde şeyler söylediğini hatırlıyorum, ama bunları tam ne zaman söylediğiyle ilgili hafızam beni yanıltmış olmalı.

ERMENİSTAN ve ANTİK YUNAN

Temmuz 15, 2017

Geçenlerde bir arkadaş gurubuyla Ermenistan’a yaptığım gezide, battal Ermeni tarihinin epey derinliklerinde kalan, fakat günümüzde bile yeni tartışma ve değerlendirmelere yol açabilecek ilginç bir gerçeğin farkına vardım. Erivan’ın ünlü Elyazmaları Müzesi’nde dolaşırken, müze rehberimizin açıklamalarından, başta Aristo olmak üzere, bir takım Yunan klasiklerinin daha 6. Yüzyıl’da Yunancadan Ermeniceye çevrildiğini, üstelik bunlar üzerine hayli kafa yorulup kalem oynatıldığını öğrendim. Bu sadece benim için değil, guruptaki diğer arkadaşlar için de, şaşırtıcı olabilecek derecede yeni bir bilgiydi. Ancak gerek zaman darlığı, gerek müze çerçevesinde bu hususun odaklanacak bir konu olmaması dolayısıyla, rehberimizin bizi daha fazla bilgilendirmesi mümkün olmadı. Gerçi rehberimiz anlattıklarına daha ne kadar teferruat katabilirdi, doğrusu şüpheli. Zira biraz araştırınca, uzmanları dışında konunun pek de bilinmediği izlenimini edindim.

Antik Yunan düşüncesinin çağdaş Batı uygarlığının (özellikle de, henüz tamamiyle küreselleşmemiş ve daha Avrupa-merkezli olan şekliyle 19. Yüzyıl Batı uygarlığının) temel yapı taşlarından biri olduğu malum. Fakat diğer taraftan, Antik Yunan’ın Batı’da uzun yüzyıllar karanlığa gömüldüğü ve onu karanlıktan çıkarıp yeniden keşfedilmesini sağlama işinin, tarihin cilvelerinden biri olarak, Batı-dışı sayılan Arap/İslam uygarlığına düştüğü de iyi bilinen bir gerçektir.

Antik Yunan’ın Batı’da karanlığa gömülmesinin baş müsebbibi, hıristiyanlığın yayılması, daha da önemlisi, devletlerin resmi dini olmasıdır. Bunun daha da ileri aşaması, Vatikan örneğinde olduğu gibi, hıristiyanlığın bizzat devlet haline gelmesidir. Kilisenin bazı kuytu ve uzak köşelerinde hayatiyetini cılız şekilde korumuş olsa da, genel tablo, Antik Yunan’ın pagan veya putperest muamelesi görerek Kilise tarafından sansüre uğradığı ve çoğu zaman düpedüz yok edilmeye çalışıldığı yönündedir. Hiç kuşkusuz, Arap/İslam düşüncesi de, pagan Antik Yunan’la mükemmel bir uyum içinde hiç olmadı, olamazdı da; fakat Antik Yunan’ı değerlendirme ve içselleştirme işinde daha hevesli ve gayretli olduğu muhakkaktır. Her halükarda, ‘Altın Çağı’ndaki Arap/İslam düşüncesinin, Batı uygarlığının değişik devir ve katmanları arasında vazgeçilmez bir köprü olduğuna dair yaygın inanç elbette temelsiz değildir.

Araplar (ve diğer İslam düşünürleri) büyük fetihlerin ardından, 8. Yüzyıl’dan başlayarak Yunan klasiklerini kurcalamaya ve çevirmeye başladılar. İlginç olan şu ki, Ermeniler bu işe 6. Yüzyıl’da, yani Araplar’dan iki asır önce koyulmuş. Ama nasıl olmuş, hangi koşullarda ve sonuçları ne? İşte o kısmı hayli meçhul; ya da en azından ben bilmiyorum. Konunun cahiliyim, ama bu cehaletimde çok yalnız olduğumu sanmıyorum. Bu durumda, yanıtsız kalmamak dileğiyle, şu bir kaç soruyu sorarak sözümü bitireyim:

  • Ermeniler (belki Habeşistanlıları saymazsak) tarihte hıristiyanlığı devlet dini kabul etmiş ilk millettir (M.S. 301). Buradan yola çıkarak, Antik Yunan dahil olmak üzere hıristiyanlık-öncesi tüm düşünce tarz ve geleneklerine sert bir sansür ve baskının da ilkin Ermeni ülkesinde başgöstermiş olması beklenir. Nitekim bu tür baskının hiç eksik olmadığına dair epey bilgi var. O halde, hıristiyanlığın devlet dini statüsünün devam ettiği 6. Yüzyıl’da, nasıl olup da Antik Yunan’a zihinler açılmış, Aristo’dan tercümeler yapılmış, hatta ‘ders kitabı’ türünden metinler kaleme alınmıştır? Sadece kilise ve devletin o dönemdeki geçici zaafiyetiyle açıklanabilecek bir durum mudur bu, yoksa bizzat Ermeni egemenlerince benimsenen ve Ermeni düşüncesine kalıcı boyut katan bir yönü var mıdır?
  • Sözgelimi, 6. Yüzyıl’da yaşamış ve Ermenilerin ‘Yenilmez Tavit’ (‘David Anhaght’) namıyla andıkları bir milli kahramanları var. ‘Yenilmezliği’, kol gücüne değil, mantık gücüne bir atıf. Nitekim kendisi felsefi bir figür, daha da özgül olarak ‘neo-Platonist bir filozof’(En büyük milli kahramanlarının bir asker değil de bir filozof olması, Ermeniler hakkında epey şey anlatıyor ama bu ayrı bir konu). Birinci sorumuza somut bir örnek olması babından soralım: Yenilmez Tavit, Antik Yunan’a el atarken akıntıya karşı mı kürek çekti, yoksa birlikte mi? Çoğu Arap bilgini, Antik Yunan’la halifelerinin müsaade ve teşviğiyle haşır neşir oldu; Yenilmez Tavit, kendi egemenlerinin rızasıyla mı hareket etti, yoksa yenilmezliğini onlara karşı da kullanmak zorunda kaldı mı?
  • Arapların Antik Yunan’ı kendi söylemleri içinde diriltmelerinin Batı’nın oluşumundaki büyük etkisi iyi bilinirken, Ermenilerin benzer bir ‘köprü’ etkisi görülmüyor, ya da kayda pek geçmemiş görünüyor. Aynı işe iki asır önce başlamış olmaları, ilaveten Batı ile birlikte paylaştıkları hıristiyalık, böyle tarihi bir köprü kurmalarına her nasılsa yardım etmişe benzemiyor. Kiliseler-arası kopukluk, dil engeli, coğrafya engeli, Ermeni topraklarındaki bitmez tükenmez istikrarsızlık ve işgaller gibi etkenler bu durumu farklı düzlemlerde bir miktar açıklayabilir, ama acaba yeterli midir?

 

(05/07/2017’de Agos Gazetesi’nde yayınlanmıştır)

Refik Abi’nin Ardından

Temmuz 3, 2017

Altı ay kadar önce son gördüğümde, daha uzun yıllar hayata tutunacak gibiydi. Birkaç ay önceki son telefon konuşmamızda da, dipdiri sesiyle bir dolu projesinden bahsetmişti. Bedenine bir tarafından kanser bulaştığını duymuştum; fakat hiç belli etmiyor, kuyruğu hep dik tutuyordu. Ama oğlu Murat’tan, ihtiyar delikanlının 90’ına çeyrek kala, 88 yaşında Edirne’de bir hastanede vefat ettiğini öğrendim dün. Edirne’de işi neydi, doğrusu anlamadım; ama her nasılsa, evinden kaçan bahtsız bir adamın yalnız ölümünü anımsattı bana—benzetmek gibi olmasın ama, Tolstoy’un tren istasyonundaki ölümünü mesela…

 

Refik Erduran, bir zamanlar bana babam kadar yakın biriydi (annemin ikinci eşi olması dolayısıyla, uzun bir dönem ‘üvey’ babamdı zaten), fakat o benim için hep ‘Refik Abi’ olarak kaldı. Gerçi son bir kaç yıl hariç, onyılları kapsayan çok uzun bir süre boyunca kendisiyle ne görüşmüşlüğümüz ne de karşılaşmışlığımız vardı. Araya giren başka evlilikler, Kıbrıs’ta kurulan yeni hayatlar, benim uzun yurtdışı ikametlerim ve daha pek çok başka etken, buna fırsat bırakmadı pek. Ama şu bir gerçek ki, Refik Abi çocukluk ve ilk gençlik çağımın önemli figürlerinden biridir.

Neresinden başlayayım, bilemiyorum, ama şöyle söyleyeyim: ergenlik dönemime rastgelen 60’lı yıllarda, Refik Abi Türkiye’nin önde gelen piyes yazarlarından biriydi. Türk Tiyatrosu’nun altın çağı sayılan bu yıllarda, en çok üreten ve çoğu oyunu kapalı gişe oynanan bir yazardı. Türk tiyatrosunun en civcivli zamanının keyfini çıkarmam onun sayesindedir. Adile Naşit’ten Gazanfer Özcan’a, Haldun Dormen’den Gülriz Sururi’ye Türk Tiyatrosu’nun nice emektarını ve yıldızını da onun sayesinde tanıdım. Onların Refik Abi’nin yazarlığına ivme kazandırdığı şüphe götürmez, ama buna mukabil onun kıvrak ve çelimli yazarlığının da bu yıldızların parlamasında azımsanmayacak bir payı olduğunu düşünürüm.

60’ların sonunda davetli yazar olarak gittiği Amerika’da, Refik Abi’nin aynı başarıyı yakalayamadığı malum. O diyarda ölçek çok farklı tabii: orada başarının, çok daha fazla sayıda pozitif etkenin bir araya gelmesine bağlı olduğu da malum.

Aslına bakılırsa, Amerika’da iyi işler çıkarması için gerekli altyapısı hiç de eksik değildi: Amerika’nın en prestijli üniversitelerinden birinde tiyatro tahsili yapmıştı, Amerika’yı iyi tanıyordu, üstelik Türkçe’deki maharetini neredeyse aynen gösterecek kadar İngilizce’ye hakimdi—ki bu onun kuşağında nadir rastlanan bir özelliktir. Nitekim doğrudan İngilizce oyun ve senaryolar kaleme almaktan geri kalmadı, fakat bunları istediği sahne ve perdelerde oynatma imkanı bulamadı. Doğrusu, çok arzulamasına rağmen, bu hedefine yeterince odaklandığı da şüphelidir. Amerika’nın—ve Hollywood’un—farklı cazibelerine kapıldığı ve çabalarında pek sebat etmediği söylenebilir. ‘Havai’, ‘maceraperest’ eğilimleri ve kendine çok yakıştırdığı ‘serseri’ ruhu, kolayca ‘dağıtması’nın başlıca nedenleriydi belki.

Ama diğer tarafan, ‘şans’ diye kocaman bir etkenin olduğunu da unutmamak lazım; en azından benim yakından izlediğim bir hadisede, pek de şansı yaver gitmediydi Refik Abi’nin: 70’li yılların ilk yarısında, ‘Cengiz Han’ın Bisikleti’ adlı oyununun yönetmen Elia Kazan tarafından beyazperdeye uyarlanması sözkonusu olmuş, fakat 1974’te Kıbrıs harekatının gerçekleşmesi üzerine, proje yeterince olgunlaşamadan Rum asıllı prodüktör tarafından rafa kaldırılmıştı.

Kuşkusuz, yalnız Amerika ve uluslararası planda değil, Türkiye bağlamında da, Refik Abi’nin tiyatro serüvenini bir başarı öyküsü olarak nitelemek istemeyenler çıkacaktır. Yazdıklarının sığ vodviller, didaktik dramlar veya bulvar komedilerinden ibaret olduğunu savunarak, onun oyun yazarlığına dudak bükenler hep vardı; korkarım bugün öyle düşünenlerin sayısı daha da yüksektir. Nitekim, tiyatroyla ilgili ulusal ve uluslararası bir çok önemli mevkide bulunmasına rağmen, son yıllarda Refik Abi’nin Türk tiyatro camiasında giderek yanlızlaşması, hatta neredeyse bu camiadan düpedüz dışlanması boşuna olmasa gerek. Camia içindeki sıkıntı ve gerilimlerin teferruatına vakıf değilim, fakat yanlış algılamadıysam, sahip olduğu kurumsal mevkilerin sayısı arttıkça yazarlığının irtifa kaybettiği ters orantılı bir görüntü oluşmuştu adeta.

Bugünkü konjonktürün stresi dışında kalabilen ve Refik Abi’nin oyun yazarlığı hakkında daha nesnel düşünebilme durumunda olanların birleştikleri asgari ortak yargı şudur sanırım: tiyatronun nihai sınırlarını zorlamak, sorgulamak gibi bir derdi olmadı, ama tiyatronun geleneksel sınırları içinde tekniğini iyi çalıştırdı, kalemini iyi oynattı. Burada Refik Erduran tiyatrosunu elbette değerlendirecek değilim, ama bu asgari tesbite katıldığımı söyleyebilirim. Her halükarda, az sevilsin çok sevilsin, Türk tiyatrosunda kalıcı bir yeri olduğu kanaatindeyim.

Diğer taraftan, Refik Abi’nin tiyatrodan başka uğraşları olduğunu da unutmamak lazım. Daha çok gençken, 50’li yıllarda yayıncılık işine girdiği, filmciliği de bir kenarından teğet geçtiği bilinir. Ne kadar doğrudur bilmem ama, Ethem Eğilmez’e flimcilik virüsünü ilk onun bulaştırdığı rivayet edilir. Eğilmez ve bir başka ortağıyla birlikte kurduğu Çağlayan Yayınevi ise, elden küçük ‘cep kitapları’nı ilk basan yayınevidir. Bu kitaplar arasında Kemal Tahir’in Mike Hammer müstear adıyla yazdığı polisiye roman dizisi de vardır. Keza, Yaşar Kemal’in İnce Memet’i de. Kendi romanı ‘Yağmur Duası’ da bu cep serisinden çıkmıştır. Şimdi okusam nasıl bulurum bilmem ama, neredeyse yarım asır önce elime geçen bu ufak romanı keyifle hatmettiğimi hatırlıyorum.

Yayıncılık uğraşı pek uzun sürmemişse de, Refik Abi’nin piyes yazarlığı dışında hayatı boyunca başından eksik etmediği bir başka şapkası daha vardır: 1965’te Milliyet’te başlayıp 1981’den sonra da diğer çeşitli gazetelerde devam eden köşe yazarlığı. Vefatı dolayısıyla medyada rastladığım bir haberde yeni farkettim: meğer Gazeteciler Cemiyeti, 1985’te Refik Abi’ye en başarılı köşe yazarı ödülünü vermiş. 85’i bilmem ama, 60’lı yıllarda herhalde fazlasıyla hakettiği bir ödüldü bu. Zira o yıllarda (daha net olursak, 60’lı yılların ikinci yarısında) köşe yazarı denince, hiç değilse sol kesimin nezdinde, akla üç isim gelirdi. Birincisi, köşe yazarlarının şahı Çetin Altan’dı elbet. Onu İlhan Selçuk izler, üçüncü sırada da Refik Abi bulunurdu genelde. O dönemde köşe yazarlarının sayısı bugüne göre çok sınırlıydı; yazıp çizdiklerinin de o oranda bir ağırlığı vardı. Çoğu zaman, Refik Abi’nin köşe yazarlığının oyun yazarlığından daha etkili olduğunu hissetmişimdir. Çetin Altan’ın gazete yazılarını romanlarına tercih edenler gibi, onun köşe yazılarını da oyunlarına ‘bin kere’ yeğleyenlere epey sık rastlamışlığım vardır.

Diğer iki köşedaşına kıyasla, Refik Abi daha bir ‘yalnız adam’ profiline sahipti; onlar kadar siyasi toplantılara katılmaz, onlar kadar yazar meclislerinde bulunmazdı. Yani bir bakıma daha az sosyal biriydi. Öyle kalmaya da adeta özen gösterirdi. Fakat o kadar tarakta bezi olunca, sosyal hayat ve getirdiği trafikten kaçınması mümkün değildi. Nitekim, hayli ölçülü de olsa, döneminin önde gelen tüm sol siyasetçisi, gazetecisi, sanatçısı, yazarı ve çizeriyle daima temas halindeydi. Tiyatro dünyasına gözümü nasıl onun sayesinde açtıysam, edebiyat (ve sol siyaset) dünyasına da aşinalığım onun sayesindedir. Bir çok bakımdan birbirinin zıddı olan iki büyük Kemal’i (Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’i) tanımam dahi, Refik Abi’nin dostlukları çerçevesinde oldu. Keza, Kemal Tahir’in unutulmaz sofra sohbetlerinin tadına varmam da öyledir.

Bilerek veya bilmeyerek, benim yalnız belirli sosyal çevreleri değil, çok değişik planda farklı coğrafyaları tanımama da vesile oldu. 1968’de oğlu Murat’la kalkıp Amerika’ya gidişimiz, onun davetli olarak o sıralarda Amerika’da bulunmasının sonucudur. Ama en önemlisi, hayatım boyunca keyfine doyamayacağım Istrancalar bölgesini keşfetmemdeki rolüdür. Refik Abi’nin arada biz çocukları da katarak arkadaşlarıyla av için gittiği bu bölgeye genç yaşta bir kere ayağım alıştıktan sonra, oraları terketmem hiç mümkün olmadı. Avcıların bir kaç sefer sonra uğramaz oldukları yer, benim için daimi bir yaşam alanına dönüştü. Ben avcı olduğum için değil, tam tersine, muhtemelen hiç olmadığım için. Yani hayvanları vurmak yerine gözlemekten veya sadece izlerini sürmekten hazettiğim için.

Üzülerek belirtmem gerekir ki, sonraki onyıllarda Refik Abi yeterli bir iç hesaplaşmaya girişmeksizin, kendini yontulmamış, adeta vahşi bir serbest piyasacılığa kaptırdı ve haliyle 60’lardaki kimliğinden hızla uzaklaştı. Bunun sonucu olarak da, bir yenisini kazanamadan, eski seyirci ve okuyucu kitlesini kaybetti. Bu eğer bir tür imaj kaybı, yahut düpedüz bir prestij kaybı ise, elbette sadece Refik Abi için geçerli değildir. Zira benzer bir durum, burada adını andığımız kalemşörler üzerinden gidersek, sözgelimi, kapitalizmin cazibesine kapılıveren Çetin Altan için de geçerlidir. Daha sabit ve istikrarlı duran İlhan Selçuk’un durumu biraz farklı görünebilir, ama siyasi imajı cuntacılıkla lekelenen Selçuk’un da başka bir şekilde prestij erozyonuna uğradığı herhalde su götürmez.

Çetin Altan ve onun kuşağından pek çok solcu yazarın, kapitalizmin erdemlerini keşfederken buldukları ve dayandıkları başlıca değer, liberalizm ve onun öngördüğü özgürlük fikriydi. Liberalizm adına, kapitalizm güzellemesine katlanmayı göze aldılar. İnsan hakları, çoğulculuk ve öncelikle de devlet karşısında sivil toplum ve bireyin güçlendirilmesi gibi hedefler, başlıca motifleri oldu. Refik Abi’yi de siyaseten yerinden döndüren motifler bunlardı. Fakat onu Çetin Altan ve diğerlerinden ayıran, devlet karşısında hiç değilse asgari bir mesafeyi korumak yerine, devletin ve hatta doğrudan doğruya iktidarın nimetlerinden nemalanması oldu. Teoride ödünsüz bir serbest piyasacıyken, pratikte devlet kurumlarında mevki tutmaktan ve devlet kaynaklarıyla iş görmeye çalışmaktan kaçınmadı. Üstelik bunu yaparken, rakiplerinin devlet kaynaklarından faydalanmasını bizzat serbest piyasacılık şiarıyla önlemekten de geri durmadı. Son yıllarda tiyatro camiasındaki yalnızlaşmasının önemli bir nedeni budur sanırım.

Çetin Altan, İlhan Selçuk ve o kuşağın diğer bazı kalem ustaları, hayatlarının son dönemini birer sönmüş yıldız gibi geçirdiler. Hayat çizgilerindeki farklı çıkış ve varış noktalarını, yalnız kişilikleriyle veya kişisel zaaflarıyla açıklamak mümkün değildir. İzledikleri güzergah, büyük ölçüde içinde yaşadıkları sosyal çalkantıların ve altüst oluşların bir yansıması sayılabilir.

Refik Abi’nin durumu ise sanki biraz farklı. O hayatının son dönemini sadece sönmüş bir yıldız gibi geçirmekle kalmadı, başında adeta karanlık, uğursuz bir hale ile gözlerini yumdu hayata. Sanki kaderi, bir lanetle mühürlenmiş gibiydi. Bu ‘lanet’i anlamanın yolu ise, siyasi veya sosyal daha geniş alanlara girmeksizin, Refik Abi’nin bazı kişilik özelliklerine bakmaktan geçiyor.

Tahmin edilebileceği gibi o ‘lanet’, Refik Abi’nin dördüncü ve son evliliğini bir önceki eşinin daha önceki kocasından olma kızıyla yani üvey kızıyla yapmış olması ile ilgili. Hoş ve konforlu bir vaziyet değil elbet. Woody Allen modelinin Türkiye versiyonu. Ama orası Amerika, burası Türkiye denebilir. Gene de, gerek ensestin gerek (çocuk yaşta kadınla evlenme anlamında) sübyancılığın hayli yaygın olduğu Türkiye gibi bir toplumda, bu meselenin, tepki çekse de uzun boylu lanetlenecek bir olay olduğu tartışma götürür. Kanımca ‘lanet’in Refik Abi’nin üzerine yapışması, özel hayatının fazlaca ortada olmasından kaynaklanıyor. Bir bakıma bu ‘lanet’in, kendi şöhretinin bedeli olduğu söylenebilir.

Refik Abi’nin bu hikayesinde ilginç olan, üvey kızıyla evlenmesi değildir; asıl ilginç olan, 70 küsur yaşında nasıl olup da bir değil, iki de değil, tam üç adet çocuğu arka arkaya peydahlamayı göze aldığıdır. Üstelik bu çocuk yapma azminin, karısından ziyade kendinden kaynaklanmış olması fevkalade muhtemelken.

Ben de dahil onu iyi kötü yakından tanıyanlar için çok şaşırtıcı bir durumdur bu. Zira gerek benim gerek oğlu Murat’ın yıllar boyu bildiğimiz sarsılmaz bir gerçek vardı ki o da, Refik Abi’nin tam bir ‘çocuk düşmanı’ olduğuydu. ‘Çocuk düşmanı’ derken, öncelikle zırıltı ve bağırtılar karşısındaki tahammülsüzlüğünü kastediyorum. Yalnız bebek değil iyice inkişaf etmiş çocuk seslerinden de biran önce kurtulmak için kolaylıkla cinayet işleyecek bir yapıdaydı. Bu yapıda bir insanın bana iyi abilik, Murat’a da elinden geldiğince iyi babalık yapabilmiş olması bir mucize sayılabilir; ama gerçekleşmiş bir mucizedir bu.

Çocuk düşmanlığının tutkulu bir şevkate dönüşmesinin nedenleri üzerinde türlü fikirler yürütülebilir. Ben de bu noktada, biraz kaba psikoloji yapmak pahasına, kendi yorumumu getireceğim.

Kanımca meselenin sırrı, Refik Abi’nin pençesinden hayatı boyunca kurtulamadığı ölüm korkusudur. Bu korkusunu daha çocukken hissetmiş, ilerleyen yaşlarımda ne kadar belirleyici olduğunun daha net farkına varmıştım. Ölüm korkusunun, Refik Abi’nin sadece üvey kızıyla evlenmesi ve peyderpey çocuk yapmasını değil, zigziglı hayatının çelişkilerini ve sıradışı pek çok olayını açıklayabileceğini düşünüyorum.

Ölüm korkusu hepimizde var elbet; bir miktar dozu kuşkusuz gerekli ve faydalıdır da. Fakat Refik Abi’ninki tam bir takıntıydı. Babası Hüsamettin Bey, 52 yaşında kalp krizinden hayatını kaybetmiş, o da de her nasılsa tıpkı babası gibi 52 yaşında ve kalp krizinden öleceğine karar vermişti. Bunun sonucu olarak da, bilinçli bilinçsiz, tüm yaşamını 52 yıla sığdırmaya ve ona göre düzenlemeye dönük telaşlı bir hali vardı hep. Belli etmemeye çalışmasına rağmen, boş bulunduğu ender anlarda bu telaşını açığa vuran beklenti ve hesaplarını bizzat itiraf etmişliği de vardır.

Böyle bir takıntı insanı ne yapar? Bir kısım insanı tevekküle sokacağı, zaten baştan eğilimi varsa büsbütün pelteleştireceği düşünülebilir. Fakat bir kısım insanı da, sağa sola saldıracak şekilde hareketlendirmesi, hızlandırması pekala mümkündür. Belirli bir tarihe sabitlenmiş ölüm takıntısı, insanı her türlü risk ve tehlikenin kucağına atlamaya hazır hale getirebilir; bazen bu haleti ruhiye, kişiyi kendini habire ve hemen herşey karşısında sınama çabasına sokabilir. Bu çabalama, kendi bedenini sporla, seksle veya ağır savaş koşullarında sınama şeklinde olabilir; farklı bir düzlemde, çocuk yaparak ve yetiştirerek, hatta şiddet uygulayarak, kan dökerek de tezahür edebilir.

Refik Abi’nin, ölüm takıntısının kabına sığmaz hale getirdiği insanlardan olduğu malum. Hayatında yukarıda saydığım bu olguların çoğuna rastlamak mümkün. Erken gençlik döneminde, daha kolej yıllarındayken, boks gibi şiddet dozu yüksek sporlara meraklı olduğunu, müsabakalara katıldığını, kendi anlattıklarından biliyoruz örneğin. Daha sonraları, benim de ufak bir kısmına tanık olduğum avcılığı var tabii. Normalde pek şiddet ve kan düşkünü olmamasına karşın, hele bir curnataya rastlayagörsün, tam bir katliam şehvetine kapıldığını, sayısız hayvanın canını aldığını bilirim (öncelikle bıldırcın, çulluk ve ördek).

O zamanki siyasi duruşuyla taban tabana zıt olmasına rağmen, kalkıp gönüllü olarak Kore Savaşına katılması da bir başka örnektir. Dünyada canı sıkılacak son kişi olduğu halde, ‘evdeki tekdüze hayattan sıkılmıştım, onun için gittim’ demişti gerekçe olarak (Solculuğuyla çelişe çelişe Kore Savaşına gönüllü olarak giden bir başka edebiyat insanımız da şair Can Yücel’dir yanılmıyorsam. Onun gerekçesi neydi, bilmiyorum, ama çok bilmek isterdim). Gerçi, Refik Abi komuta merkezinde çevirmenlik yaptığı için sahaya fazla çıkmamıştı ama, şiddet ve vahşetin pek dışında kaldığı söylenemez. Herhalde adam öldürmedi, fakat muhtemeldir ki bir yönüyle öldürmüşten beter oldu: savaş alanında yatan düşman cesetlerinin sayım amacıyla kulaklarının tek tek kesilerek toplanması işine katılmaktan bahsederdi mesela.

Refik Abi’nin Nazım Hikmet’i kaçırma olayı da gözüpek serüvenciliğinin bir başka örneğidir. Üstelik, diğerlerinden farklı olarak, onun tüm günahlarını fazlasıyla affettiren bir örnektir bu. Bu hayırlı işe Nazım’a olan hayranlığı ve dünya görüşüne duyduğu yakınlığı dolayısıyla kalkıştı kuşkusuz; fakat ‘evdeki tekdüze hayattan sıkılmış’ olmasının da belki bu girişiminde gizli bir payı vardır, kimbilir?

Nihayetinde, Refik Abi’nin hesabı hiç de doğru çıkmadı: 52 yaşından sonra 36 yıl daha ‘fazladan’ yaşadı. Lakin bu bonus yılları ne kadar iyi değerlendirebilmiştir, tartışılır. Üstün zeka ve yetenekleri gözönünde bulundurulursa, herhalde yeterince değil. Hayatı boyunca yaptığı ne kadar iyi ve güzel iş varsa, galiba önemli bölümünü ilk 52 yılında tamamlamıştı. Aradan 36 yıl geçmesine rağmen, ister istemez anılarımda da hep öyle kalacak: 52 yaşındaki gibi.

acikgazete.com  Ocak 17/2017

 

 

Diktatör Var, Diktatör Var

Aralık 15, 2016

‘Tarih beni aklayacak!’ Fidel Kastro’nun özellikle diktatörlük suçlamaları karşısında çok sıkıştığı zaman sık sık sarfettiği son sözdü bu: bir bakıma, ‘Basta! İşte bu kadar!’ anlamına gelen bir söz.

90 yaşına rağmen (belki de Küba tıbbının bir mucizesi olarak) neredeyse hiç vuku bulmayacakmış gibi görünen ölümü nihayet gelip çatınca, tarih konuşmaya başladı. Aslında tarih çoktan konuşmaya başlamıştı ama, sesi asıl bundan sonra duyulacak herhalde.

Ölümü vesilesiyle verilen demeçlere ve yazılıp çizilenlere bakılırsa, sonunda şaka maka, Fidel Kastro haklı çıkacak gibi. Her şey bir yana,

ilk adı ‘Fidel’in, yalnız sevenlerince değil, ona mesafeli duranlarca da yaygın şekilde benimsenmiş olmasından bile anlaşılıyor bu.

İktidarının ilk onyıllarında Fidel’e yöneltilen eleştiri ve suçlamalar, daha çok rejimin vaadettiği özgürlük yolundan sapması ve totaliterleşmesi üzerine yoğunlaşıyordu. Fakat o dönemde Latin Amerika’nın hemen hemen tümünde Amerika-destekli kanlı diktatörlükler hüküm sürdüğü için, bu eleştirilerin fazla bir etkisi yoktu. Üstelik, malını mülkünü ve Batista dönemindeki imtiyazlarını kaybettiği için nefret kusan sınırlı bir azınlık dışında, eğitim, sağlık, istihdam ve mülkiyet ilişkileri gibi devrimle gelen sosyal reformların olumlu sonuçlarını teslim eden, hatta yürekten destekleyen geniş bir uluslararası kamuoyu mevcuttu. Deyim yerindeyse, Küba devriminin göz dolduran sosyal içeriği, diktatörlüğe meyleden yönetimsel biçiminin zaaflarını fazlasıyla gölgeler nitelikteydi o aralar.

Fakat Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Sovyet desteğinin buharlaşmasıyla birlikte, Amerikan ambargosunun artan etkisiyle de, Küba devriminin kazanımları etkisini kaybetmeye başladı. Devrimi izleyen ilk onyıllarda Küba tüm Latin Amerika’nın parlayan yıldızıyken, bugün zenginlik ve refah sıralamasında pek çok Latin Amerika ülkesinin gerisine düşmüş durumdadır. Küba belki hâlâ güleryüzü, neşesi, dansı, müziği ve onuruyla fakirliğe meydan okuyan emsalsiz bir ülkedir ama, bu durumun devrimin ‘biçim’i kadar ‘içeriği’ne dönük eleştirileri de giderek katmerleştirdiği muhakkaktır. Üstelik, Latin Amerika ülkelerinin demokratik yönetimlere geçmesiyle, Küba’daki tek parti rejimi çok daha göze batar olmuştur artık.

Fidel koltuğunu kardeşi Raul’a devredinceye kadar, tek-parti de değil, pek çok bakımdan tek-adam rejimiydi Küba’da sözkonusu olan. Ne var ki, buna düpedüz diktatörlük demeye dili varmayanlar hâlâ yok değil. Gerekçeleri de, Fidel’in tüm iktidarı boyunca arkasında büyük bir halk desteği bulunmasıdır. Onlara göre, Fidel ‘sözümona demokratik’ (ya da ‘burjuva demokratik’) ülkelerdeki politikacıların çoğundan daha demokratik bir liderdi çünkü ülke halkının çoğunluğunun desteğine sahipti. Fidel, istisnai uzunluktaki iktidarına rağmen, çok muhtemeldir ki son gününe kadar Küba halkının önemli bir çoğunluğunun sevgi ve desteğine sahipti, evet. Fakat çoğunluk sahibi olmanın demokrat olmaya yetmediğini, bazı durumlarda tam tersine ölümüne muhteris bir diktatör olmanın zeminini oluşturduğunu kendi Türkiye deneyimimizden gayet iyi biliyoruz: bizim de bugün arkasına çoğunluğu almış yürüyen bir diktatör adayımız var. Demokrasinin gerçek ölçüsünün yahut en azından diktatörlüğün panzehirinin çoğunluk değil çoğulculuk olduğunu, yani azınlıkların etkin şekilde korunabilmesi olduğunu şimdi birebir yaşayarak daha iyi farkediyoruz.

Lafı uzatmaya gerek yok. Fidel elbette kelimenin tam anlamıyla bir diktatördü. Hatipti, entelektüeldi, cesurdu, yakışıklıydı, karizmatikti ama bütün bu özellikleri diktatörlüğünü sadece biraz gizlemeye yaradı, hafifletmeye bile değil. Yarım asır boyunca, elindeki tüm onay mekanizmalarını en iyi şekilde değerlendirerek, Küba’ya istediği hemen her siyaseti teker teker dikte etti Fidel; ülkeyi bir bakıma çiftliği gibi yönetti.

Bizzat kendi takipçileri arasında, Fidel’in bu diktatör profilinden gocunmayanlar da var tabii. Onların yaklaşımı bir anlamda daha tutarlı. Sözgelimi, ‘diktatör olmayacaktı da, Soğuk Savaş’ın en sıcak evresinde koca bir kapitalist sisteme karşı nasıl direnecek, tepesindeki azgın hegemona nasıl kafa tutacaktı? İyi ki de diktatördü!’ diye sıkça dillendirdikleri bir argüman, onların bu husustaki konumlarını iyi açıklar.

Fidel’i izleyen ve sevenler arasında, bu tür argümanlarla onun diktatör tarafını düpedüz haklı görenlerin bulunması hiç şaşırtıcı değil. İlginç olan, Fidel’in siyasi pratik ve söylemine uzak hatta açıkça karşı olan hayli geniş bir kesimin de, Kübalı liderin önayak olduğu olumlu sosyal reformlara bakarak, onun diktatör yanını adeta hoş görme, en azından görmezden gelme eğiliminde bulunmaları. Lider Maximo’nun ölümü vesilesiyle, bunu bir defa daha en net şekilde gördük. Kuyruk acısı olan Küba asıllı bazı Amerikalı guruplarla Trump gibi bazı bağnaz politikacılar haricinde, dünya kamuoyunun –ve özellikle de kapitalist dünya kamuoyunun–öndegelen lider ve seçkinleri, Fidel’i güzel ve bazen bayağı ‘içten’ denebilecek biçimde uğurlamaktan geri kalmadılar.

İlginç, fakat biraz düşünülürse aslında bu da pek şaşırtıcı olmayan bir durum. Zira, Fidel’in yalnız yakın tarih içinde değil, diktatörler arasında da hayli özel bir yeri olduğunu teslim etmemek zor. Gerçekten de, aklıbaşında hangi insan ‘ikisi de diktatördü’ deyip Fidel’i, sözgelimi bir İdi Amin’le, bir Ömer El Beşir’le, bir Pinochet, bir Trujillo, bir Somoza veya bir Batista ile aynı çuvala koyup kıyaslayabilir? Vicdani ve siyasi muhakeme kapasitesi olan hangi insan, tüm bu isimleri kayıtsızca yanyana getirebilir? Hiç şüphe yok ki getiremez; getiremediği için de, Fidel’e ayrı bir sayfa açması, onu apayrı bir köşeye yerleştirmesi kaçınılmazdır.

Bu ise bizi asıl ilginç olan noktaya getiriyor: eğer Fidel’in diktatörler arasında gerçekten ayrı bir yeri varsa, bu yeri belirleyen kriter nedir? Bir kriteri kriter yapan, herkes için geçerli evrensel bir ölçü içermesidir. Böyle bir ölçü olduğunu savunacak değilim; her halükarda burada bu konuyu tartışmaya niyetim yok. Ama şu noktaya dikkat çekmek isterim:Kastro örneğinden de görülen o ki, ‘biçim’i her türlü içeriğin üstünde tutan en titiz olanlarımız da dahil olmak üzere, hemen hepimizin içine işlemiş bir tür çifte standart mevcut.

Zira bir yandan, biçimsel tutarlılığa bağlı kalarak, ‘diktatör diktatördür; diktatörün iyisi kötüsü olmaz, hepsi kötüdür’ deyip geçiyoruz; diğer yandan, ‘diktatör var, diktatör var; o diktatör başka’ deyip birini diğerlerine karşı kayırmaktan kendimizi alamıyoruz. Tabii bu ikincisini yaparken, düşündüğümüzü çoğu kez açıkça söylemekten kaçınıyoruz; dahası, hemen her zaman bilinçaltında saklı kalan bu düşüncemiz genellikle bilincimize ve söylemimize erişmeye fırsat veya imkan bulamıyor bile. Bilinç katımızda ‘siyaseten doğru’ olana bağlı kalma çabası ve azmindeyiz, ama bilinçaltımızda ‘politically correct’ olana aykırı ne varsa at koşturup duruyor. Ama bazen, gözlemlerimiz, izlenimlerimiz ve siyasi tercihlerimizin baskısıyla havlu atıp, çelişki ve tutarsızlığımızı bilinçli olarak kabullenmeyi, onunla yaşamayı göze alabiliyoruz. Kastro gibi çetinceviz bir örnek karşısında, olan da bu herhalde: diktatörlükler karşısında en tavizsiz duranlar dahi, diktatör olduğunu çok iyi bildiği halde, Fidel için ‘diktatör diktatördür, o da bir diktatördü’ deyip geçemiyor, bir şekilde onu diktatörler listesinin dışına çıkarıp, aklının ve gönlünün bir kenarında tutmayı yeğliyor.

Bu çifte standart hali, başka pek çok dikenli konuda da geçerli tabii. Sözgelimi, kulağımızda hemen her saat yankılanan ‘iyi terörist kötü terörist olmaz, terörist teröristtir’ lafının kendi coğrafyamızın çelişkiler yumağı içinde ne anlama geldiğini bilmem belirtmeye gerek var mı? Varsa, o da ayrıca ele alınacak bir konu.

6 Aralık 2016  acikgazete.com

 

Saray ve Tarih

Eylül 7, 2016

Doğrusu, bu toplantıda Saray’ın geçmişine ışık tutacak herhangi bir araştırmam olduğunu söyleyemem. Tarihçi değilim. Ancak, gerek merakı ve keyfi gerekse işleri dolayısıyla Saray ve çevresini kırk yılı aşkındır tavaf eden biriyim. Bu uzun süre içinde, Saraylı olan, Saray’ı iyi tanıyan ya da bölge üzerinde araştırma yapan pek çok kişiyle değişik vesilelerle tanışma, tartışma ve gözlemlerini paylaşma imkânım oldu. Gerek bu gözlemlerin gerek kendi izlenimlerimin ışığında, burada bazı düşünce ve tespitlerimi aktarmanın yararlı olabileceğini umuyorum.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Vize’de epey bir zamandır yapılagelen tarih sempozyumlarının Saray’da da gerçekleşmeye başlaması, bölgenin geçmişinin anlaşılma çabalarında yepyeni bir aşamaya gelindiğine işaret ediyor. Geçmişe dönük arayışların büyük metropollerdeki üniversitelerin fildişi kulelerinden çıkıp yerel yönetimlerin ve platformların ilgi alanına girmesi sevinilecek bir durum.

Bu durum, geçmişinden pek iz taşımayan Saray için özellikle dikkat çekici. Bugün Saray denince, cephesine müteahhit isimlerinin kocaman harflerle yazılı olduğu yeni fakat niteliksiz apartmanlarla dolu bir yerleşim geliyor akla. Bu haliyle, Trakya kırsalının kendine has bir kasabası olmaktan çok, İstanbul varoşlarındaki herhangi bir mahalleyi andırıyor. Saray, cephesi esasen Marmara denizine bakan Tekirdağ iline bağlı olmakla beraber, ilginç bir şekilde, İstanbul ve Kırklareli illerinin Tekirdağ ile birlikte Karadeniz’e doğru neredeyse elele verdiği bir kavşakta bulunuyor. Daha önemlisi, Trakya’nın başlıca sanayi bölgelerinden biri olan Çerkezköy’ün artık tamamen çekim alanı içinde kalıyor. Bu şartlarda, Saray’ın hızlı bir şehirleşme furyası yaşaması elbette kaçınılmaz. Biraz da bu nedenle, merkezindeki Ayas Paşa Camii ve girayların mezar taşları dışında, eskiye dair hemen hiç birşeye rastlanmıyor Saray’da. Rivayete göre, Kırım hanlarından birinin burada kasabaya da adını veren bir sarayı varmış; hatta bir başka rivayete göre, kasabanın kendisi esasen bu sarayın müştemilatları olarak ortaya çıkmış ve çevresinde gelişmiş. Ama günümüzde bu saraydan bir eser yok; tam nerede olduğuna dair bir bilgi de yok. Öte yandan, geçmişi binlerce yıl geriye giden Güneşkaya mevkiindeki ve Güngören mağaralarındaki kalıntılar var ama bunlar ilçenin merkezinden ziyade çevresini ilgilendiren arkeolojik unsurlar.

Oysa, Kırklareli istikametinde 20 km kadar gidildiğinde, çok farklı bir manzarayla karşılaşmak mümkün. Istranca (Yıldız) dağlarının eteklerine kurulu olan Vize’de tarih, ‘ben buradayım’ der gibidir. Küçük Ayasofya’dan Ceneviz kalesine, Hasan Bey Camii’nden Antik tiyatroya (Odeon) dek, Vize’de hayli görkemli bir tarih konuşur: Osmanlı’dan Bizans’a, oradan da Roma, Yunan, Pers ve Trak dönemlerine kadar uzanan derin bir tarihtir bu. Kuşkusuz, Vize de son yıllarda şehirleşme furyasından nasibini alıyor. Fakat Trakya ovasındaki gelişme dinamiğinin nispeten dışında kalması, özellikle de bazı mahallelerinin SİT alanı olması, bu kasabanın karakterini iyi kötü korumasını ve eski sakin haliyle kalmasını mümkün kılmışa benziyor. Türkiye’deki sayılı ‘sakin şehirler’ (‘cittaslow’) listesine girmiş olması, herhalde boşuna değil.

Komşusu Vize ile olan bu bariz tezat, Saray’ın çevresindeki diğer yerleşim noktaları için de geçerli. Bu sefer batı yönünden kuzeye dönersek, Karadeniz sahilindeki Midye de (Kıyıköy), Vize ile hemen hemen aynı uzun geçmişi paylaşmış, her tarafından tarih fışkıran bir köydür. Keza, aynı tezatı civardaki daha küçük yerleşim birimlerinde de görmek mümkün. Örneğin, Saray’ın doğusunda yani İstanbul istikametindeki Istranca’da (Binkılıç). Son zamanlarda hayli büyümesine rağmen, Istranca, Saray’ın yanında hâlâ köy kalır. Ancak burada da, hızla silinmekte olsa da, geçmişin izlerine Saray’dakinden daha fazla rastlanır. Köyün merkezindeki 1960’lı yıllarda yıkılan eski kilise artık yok, lâkin hâlâ hatıralarda canlıdır. Mücevher niteliğindeki o kilise korunamadı, fakat tek tük de olsa, muhafaza ya da en azından kayıt altına alınan eski ev ve yapılara günümüzde de rastlanabiliyor Istranca’da. Saray’da ise, bu kadarını görmek bile imkânsızdır maalesef.

Tabii burada geçmişin mevcudiyetinden bahsederken, iki temel unsuru ayırdetmek faydalı olur. Bir yanda, camiler, kiliseler, kaleler, surlar, çeşmeler, sebiller, mezar taşları, tümülüsler, konaklar ve eski evler gibi, geçmişin varlığını bize doğrudan gösteren fiziki yapılar vardır. Bunlar, doğrudan görme duyumuza hitap eden, sessiz fakat herhalde en etkili tarihsel öğelerdir. Yukarıdaki karşılaştırmamı, tabiatıyla daha çok bu öğeleri göz önünde bulundurarak yaptım. Ama diğer yanda, sesli fakat daha dolaylı şekilde zihnimize hitap eden tarihsel öğeler de vardır. Bunlar yazılı kaynaklardır. Bunların çok marjinal bir kısmı, anıtların, mezar taşlarının, eski paraların vs. üzerinde de bulunabilir; ama büyük çoğunluğu bize türlü belgeler ve metinler aracılığıyla ulaşır. Doğaldır ki bunların hacmi, günümüzden eski çağlara gittikçe hızla azalır. Belgelere ve özellikle belgelere yansıyan sözlü tanıklıklara dayalı olarak ancak yakın tarihimizi irdeleme şansımız var. Bu da bazı istisnalar dışında çoğunlukla bir kaç yüzyıldan geriye götürmez bizi.

Şimdi, bu tür yazılı öğeler açısından bakmak gerekirse, Saray ile komşu köy ve kasabaları arasında işaret ettiğim karşıtlık burada da aynen geçerlidir. Sözgelimi, Vize’nin bilhassa son yüzelli yıllık geçmişini kapsayan yakın tarihiyle ilgili yüklü bir külliyat mevcuttur. Örneğin, Vizeli yazar Yorgo Vizyonis’in bazı metinleri 19. Yüzyıl Vizesi’nin en renkli tanıklıklarından birini oluşturur. İlginçtir ki, özellikle 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıl başlarında bütün bu yöreye dair en teferruatlı tanıklıklar, çoğu öğretmen, papaz ve mürekkep yalamış esnaf kesiminden olan Rum kökenli Osmanlı vatandaşlarından çıkmıştır. Bu durum değişik ölçülerde Midye’de de böyledir, daha ilerideki Demirköy ve Kırklareli’nde de böyledir. Daha da ilginci, Rum kökenli bu eski Osmanlı vatandaşlarının torunlarının da çeşitli anı ve hatıratlardan yararlanarak geçmiş dönemlerin tanıklıklarını günümüze dek devam ettirmeleridir. Eskiden Istranca’ya, Midye’ye (ve Yalıköy/Podima’ya) otobüs dolusu gelen eski Rum ahalinin torunlarından dinlediğimiz anı ve bilgi kırıntıları, son zamanlarda derlenip toplanıp makaleler ve kitaplar şeklinde karşımıza çıkıyor (Son olarak, on yıl kadar önce ceddi Istrancalı olan Yunanlı bir hanımın Selanik’te yayınladığı ‘Istranca’ adlı bir kitap görmüştüm, örneğin. Geçenlerde de, New York’ta yaşayan bir başka Yunan asıllı Amerikalı hanımdan, Istrancalı büyükannesinin fotoğrafları ve dokunaklı hikâyesini de içeren uzun bir e-posta düştü kutuma).

Büyük çoğunluğu Rumca olan sözkonusu tanıklıklardan başka Türkçe veya Osmanlıca metinler de hiç yok değildir elbet. Bilhassa Balkan Savaşları ve Milli Mücadele dönemine ait Türkçe anı ve hatıratlara rastlamak mümkündür; bunlardan daha fazlasının yakın bir gelecekte daha yaygın ve derli toplu şekilde su yüzüne çıkması beklenebilir. Diğer taraftan, birkaç yüzyıl geriye gidilirse, Vize’ye dair Evliya Çelebi seyahatnamesinde de bazı tasvirlere rastlanır. Bir inanışa göre ise, 16. Yüzyıl’ın öndegelen şairlerinden Behiştî Ahmet Çelebi, Vize doğumludur ve herhalde bu bağlantı nedeniyle olsa gerek, şairin ünlü vakayinamesinde Vize’den ve orada cereyan eden olaylardan da bahsettiği rivayet olunur. Ama konuyla ilgili detaylı okuma ve araştırmalar tamamlanmadan, bu ve benzeri rivayetleri teyit etme veya ettirme şansımız yok.

Şu bir gerçek ki, özellikle 19. Yüzyıl ikinci yarısı ve 20. Yüzyıl başlarına denk düşen yakın dönemde Vize ve civarının en renkli ve detaylı portresinin öğeleri ağırlıklı olarak Rumca kaynaklarda bulunmaktadır. Bu anlaşılır bir durumdur, çünkü bilindiği gibi 18. Yüzyıl’dan başlayarak ve özellikle 19. Yüzyıl boyunca, Osmanlı İmparatorluğu genelinde Rum, Ermeni, Musevi gibi Müslüman olmayan cemaatlerin refah seviyesinde hissedilir bir artış vardır. Bu cemaatler diğer Levanten topluluklarıyla birlikte bir bakıma Osmanlı toplumundaki yükselen yeni burjuvazinin nüvesi ve öncüleridir. Tabiatıyla artan refah, şehirlerde ve bir ölçüde taşrada da bu toplulukların eğitim ve kültür düzeyinde olumlu etkisini göstermiştir.

Trakya’nın bahsettiğimiz bu kuzey bölgesinde Müslüman olmayanlar arasında Rum cemaat ön plandaydı. Müslüman nüfustan sayıca fazla olmadığı yerlerde bile en azından hacimli bir azınlık oluşturuyordu. İmparatorluğun çoğu yöresinde olduğu gibi burada da Rumlar genellikle daha eğitimli oldukları için, çevreleri ve geçmişleri hakkında konuşmak ve yazmak daha çok onlara düştü. Anlatmaya ve yazmaya Mübadele ile birlikte Yunanistan’a göç ettikten sonra da devam ettiler. Kurdukları araştırma merkezleri, kütüphaneler ve türlü dernekler bunun bir kanıtıdır. Yunanistan’daki Türkiye kökenli Rum göçmenlerin bu merak ve azmi, bizdeki Yunanistan kökenli Müslüman/Türk göçmenlerin haliyle tam bir tezat teşkil eder (Lozan Mübadilleri Vakfı’nın birkaç yıl önce Çatalca’da açtığı Mübadele Müzesi güzel bir girişim olmakla beraber, içeriğinin sınırlılığı bu tezatı daha da çarpıcı kılıyor).

Bu durum, ister istemez Türkiye’nin pek çok yöresine ilişkin son yüz – yüzelli yıllık yakın tarih araştırmalarını ciddi ölçüde Rum kaynaklarına bağımlı kılıyor. Bu aynı zamanda, Rum kaynaklarını değerlendirebilen araştırmacıların önünde yapacak çok iş ve imkân olduğu anlamına da geliyor.

Şüphesiz, Vize, Midye, Istranca gibi, Trakya’nın bu bölgesinde pek çok kasaba ve köy için de geçerli bu. Ne var ki, Saray için durum biraz değişik. Zira Saray, bu coğrafyanın ortasında karanlık bir noktadır: geçmişine dair fiziki izler yok derecesinde sınırlı olduğu gibi, yazı, anlatı türünden izler de halihazırda fevkalâde sınırlıdır. Yoksa bunun nedeni, civarındaki diğer yerleşimlerden farklı olarak, Saray’da Rum veya başka herhangi bir azınlık cemaatinin hiç yaşamamış olması mı? Akla ister istemez böyle bir soru takılıyor, ama bizzat Türkçe kaynaklardan biliyoruz ki (en azından, Yunan işgali dönemini anlatan anı kitaplarından) Saray’da da bir miktar Rum yaşıyordu, ancak herhalde diğer yerleşimlere oranla küçük bir miktardı bu. Muhtemeldir ki Türk/Müslüman terkibi en yüksek kasabalardan biriydi Saray.

Saray’ın geçmişinin ne kadar gerilere gittiğini bilmiyoruz. En azından kendi hesabıma konuşayım, ben bilmiyorum. Gene de, tıpkı Vize gibi, büyük seferlerin güzergâhı ve ‘Sultanlar Yolu’ üzerinde olmasına karşın, Saray’ın Vize kadar eski bir yerleşim olmadığı hem görüntüsünden hem de hafızalardaki yerinden yeterince belli sanırım. 18. Yüzyıl’dan itibaren, Saray’ın geçmişinin büyük ölçüde Kırım hanlarının (ve onları bir asır arkadan izleyen Yaltalı Nogayların) tarihinde saklı olduğu düşünülebilir. Bu tarihin de, sürprizler daima baki kalmak kaydıyla, doğrudan doğruya Osmanlıca ve bir ölçüde de Rusça kaynaklarda bulunabileceği tahmin edilebilir. Ne var ki, zamanın iyice hızlandığı ve günümüze en ışık tutacak dönemlerden biri olan 19. Yüzyıl boyunca, Saray’ın geçmişinde bir boşluk olduğu söylenebilir. Bu boşluğu dolduracak hazır ve kolay erişilebilir Rumca kaynakların bulunmaması, konuyla ilgili araştırmacıları epey zorlayacağa benzer.

Ama işin zorluğunun -hatta işe bakir bir sahada neredeyse sıfırdan başlamanın- heyecan verici bir yönü olduğunu da görmek gerek. Saray üzerine yapılan ve yapılacak olan tarih araştırmalarının anlamı da burada yatıyor.

_________________________________

Bu yazı, 15-16 Haziran 2015’de I. Uluslararası Saray Tarih ve Kültür Sempozyumu’nda verilen tebliğin metnidir.

 

 

 

 

 

 

İğneada’da Olabilemez

Ekim 30, 2015

Enerji bakanının geçenlerde 3. nükleer santralin (NES) İğneada’ya yapılacağına ilişkin açıklaması, şu aralar kitlesel ölümler ve cinayetler karşısında iyiden iyiye can ve güvenlik derdine düşmüş olmasına rağmen, toplumun duyarlı kesimlerinde derin endişelere yol açtı. Boşuna da değil, çünkü kıyaslanamaz ölçekteki boyutları düşünülecek olursa, NES’lerin ‘fıtrat’ındaki yavaş ölüm tehlikesi, en kan dondurucu hızlı ölümleri bile gölgede bırakacak niteliktedir.

Baraj ve yol yapımları, yeni maden açmalar, çarpık yapılaşma gibi, günümüzde İğneada ve çevresini az tehlike beklemiyor; fakat belirtmek gerekir ki bu tehlikeler arasında bir NES yoktur, çünkü gerçekleşme ihtimali sıfıra yakındır (Burada şunu da ilave edelim ki, şimdilerde pek sözü edilmese de, bu sıfıra yakın ihtimal, bir süredir İğneada projeksiyonlarında yer alan termik santral projesi için de geçerlidir.). Elbette ihtiyatı elden bırakmamak, daima teyakkuzda kalmak iyidir ama, İğneada ve Longoz denince içi titreyen insanların hiç değilse NES konusunda gönlü rahat olsun.

Şüphesiz, benzer bir gönül rahatlığı, diğer NES adayları Akkuyu ve Sinop için pek mümkün değil. Akkuyu’da maalesef ok yaydan çıkmış olabilir. Sinop içinse kesin bir tahminde bulunmak zor. Ama İğneada’da durum hayli farklı. Sağlam zemin, çevresindeki nüfus yoğunluğunun görece düşüklüğü gibi görünürdeki avantajlarına rağmen, o beldenin yakınında kurulacak bir NES’in önünde aşılması güç engeller var.

İğneada’da termik ve nükleer enerji aleyhine çıkan veya çıkabilecek Danıştay kararlarını bu engeller arasında saymıyorum. Çünkü ülkemizde maalesef hukuki süreçler, geciktirici veya yavaşlatıcı bazı faydalı etkilerine rağmen, canavarca yürüyen ekonomik süreçler karşısında giderek etkisiz kalmakta. Esas engelleri, nesnel şartlarda aramak gerekir ki bunlar ağırlıklı olarak, ekonomik ve politik şartlar.

Sözkonusu temel engellerin başlıcalarını, kısaca şöyle sıralayabilirim:

*İğneada, yakınındaki Longoz ormanı ile anılagelmektedir. Sık sık dile getirildiği gibi, İğneada longozu Türkiye’nin doğa harikalarından biridir. O nedenle de halen milli park statüsündedir. Ancak Longoz kendi başına önemli olmakla beraber, aslolan tüm Istranca ormanlarının bütünlüğüdür. Longoz, bu ormanların çok ufak bir kısmını oluşturur. Oysa Istranca ormanları, yalnız Trakya’nın değil tüm Türkiye’nin az bozulmuş ve bütünlüğünü korumuş ender yeşil örtülerinden biridir. Nitekim bu nedenle, Istrancalar’ın Bulgaristan’a yakın büyücek bir bölümünün Türkiye’nin (Macahel’den sonra) ikinci “biyosfer alanı” olarak koruma altına alınması için halihazırda çalışmalar yürütülmektedir. Birleşmiş Milletler’den Dünya Bankası’na dek, çeşitli uluslararası kurumlar tarafından bu bölgeye ayrılmış program ve bütçeler vardır. En azından bu kurumlar nezdinde, inşaat mahalli halihazırdaki milli park sınırları dışında kalsa dahi, İğneada hinterlandında bir NES kurmanın gerekliliğini savunmak kolay olmayacaktır.

*İğneada’da bir NES fikri, yalnız orada yaşayan az sayıda insanı değil, İstanbul’daki geniş bir bilinçli kesimi de ayağa kaldırmaya adaydır, çünkü İğneada’da kurulacak bir NES, sadece Istrancalar’daki doğal yaşamı değil, tüm Türkiye nüfusunun neredeyse beşte birini barındıran İstanbul’daki beşeri yaşamı da tehdit edebilecek bir tehlike kaynağıdır. Bir kaza durumunda NES’lerden binlerce kilometre öteye radyasyon yayılabileceği tecrübeyle sabit olmakla beraber, bugün mutlak hasarın 300 kilometrelik ilk ölümcül çember içinde oluşabileceği düşünülmektedir. İstanbul’un (kuş uçuşu) İğneada’dan sadece 120 km uzaklıkta olduğu anımsanırsa, tehlikenin boyutu karşısında endişelenmemek imkânsızdır.

*İstanbul gibi bir metropole ilaveten, İğneada’daki bir NES’in rahatsız edeceği ülkeler de vardır. Tam burnunun dibinde olması hasebiyle, bunların başında Bulgaristan gelir. Akkuyu projesi, görünürde hemen yakınındaki Suriye’den şiddetli bir tepki çekmemişti. Şimdilerde ise, Suriye’nin Fırat’ın sularını bile gözleyecek hali yoktur. Ama Bulgaristan’ın durumu farklıdır. Üyesi olduğundan bu yana, tüm Avrupa’yı arkasına alma şansına sahiptir. Üstelik, gerek Avrupa’nın gerekse kendi iç kamuoyunun baskısıyla kendi NES’ini kapatmış bir ülkedir. Yanıbaşında bir NES’in kurulmasını sessizce seyretmesi beklenemez.

*Ne var ki, İğneada’da bir NES kurulmasının önündeki en büyük engel, diğer tüm NES’lerin de önünü kesecek olan maliyet rakamlarında yatmaktadır. Günümüzde nükleer enerji, çevresel maliyeti kolaylıkla ölçülebilir olmadığı ve özenle hesap dışında tutulduğu için, hâlâ en ucuz enerji türü olarak sunulabilmektedir. Fakat güneş enerjisindeki hızlı teknolojik gelişmeler karşısında, nükleer enerjinin görünürdeki bu en ucuz enerji olma avantajını kaybetmesi yakındır. Birim fiyatta güneş enerjisi arayı kapadığı anda, nükleer enerji lobisinin malını satması, daha da önemlisi finansman bulması büsbütün zorlaşacaktır.

*Nihayet, Enerji bakanı “yapılacak” darken, ertesi gün Orman bakanının “bilgimiz dahilinde değil” kabilinden zıt yönde demeçler vermesine bakılırsa, 70’li yıllardan beri zaman zaman gündeme gelen İğneada NES’ine ilişkin, bu hükümet katında da ciddi bir hazırlık ve irade olmadığı anlaşılıyor. Hoş, öyle bir irade ve azim olsa da farketmez. Çünkü varolan şartlarda İğneada’ya bir NES dayatmak, dışarıya tamamen kapalı, otarşik ve faşist bir diktatörlükle mümkündür ancak. Türkiye’de o da olacaksa, hesap değişir tabii.

_____________________________________________

11/03/2015  Taraf Gazetesi

Not: Gene de, hiç değilse ihtiyatı elden bırakmamak adına, şu imza kampanyasına katılmanızı öneririm: http://www.change.org/p/avrupa-n%C4%B1n-en-b%C3%BCy%C3%BCk-longoz-orman%C4%B1-i%C4%9Fneada-ya-n%C3%BCkleer-santrale-hay%C4%B1r

Suçunu Seven Adam: Sevan Nişanyan

Temmuz 31, 2015

Geçen ay İstanbul’da, halen hapiste bulunan Sevan Nişanyan için bir dayanışma toplantısı düzenlendi. Yüksek bir katılımla yaklaşık üç saat süren bu toplantıda, Nişanyan’ı ikinci defadır mahpusluğa götüren Şirince’deki mimarlık ve inşaatçılık serüveni konuşuldu; kendisini hapisten kurtarmanın yolları arandı, ama özellikle de, halihazırdaki hapishane koşullarının iyileştirilmesi için alınabilecek önlemler tartışıldı. Aldığı ceza türüne göre normal şartlarda açık cezaevinde bulunması gerekirken, kendisine yapılan bir yanlış karşısında susmadığı için, hücre hapsi de dahil olmak üzere, en ağır eziyetlerin uygulandığı kapalı bir cezaevinde tutulmakta şu anda Nişanyan.

İlginçtir ki, toplantı boyunca çok şey anlatıldı, çok şey konuşuldu ama, Nişanyan’ın tam olarak hangi suçtan mahkûm olduğu anlaşılamadı—hem de bizzat avukatının bazı açıklamalarına rağmen. Kaçak inşaat mı? Fekki mühür mü? Tarihi esere müdahale mi? SİT alanında inşaat yapmak mı? Ayrıntı gibi görünebilir ama, bunlar mahkeme süreçlerinde epey farklı sonuçlar doğurabilir. Ancak şu kadarı açık ki, Nişanyan bu ve benzeri adi suçların birinden—kimbilir, belki de hepsinden —mahkum oldu, siyasi bir suçtan değil.

Oysa Nişanyan’ı hapse götüren ceza ‘adi’ bir suça bağlı görünse de, esas nedenin siyasi olduğuna inananlar çok. Nitekim toplantıda, sözkonusu adi suçların birer ‘kulp’tan ileri gitmediğini, hatta Türkiye’de Nişanyan’dan gayrı bu suçlardan mahkumiyet giyip de içeri giren tek bir kul bulunmadığını söyleyenler oldu. Diğer taraftan, Sevanyan’ın başına ne geldiyse Ermeniliğinden geldiğini düşünenler de az değil. Hatta bir konuşmacı, Nişanyan hadisesini Ermeni soykırımının günümüze kadar uzanan tezahürlerinden biri olarak değerlendirmekten geri durmadı.

Hiç kuşkusuz, ortada ‘siyasi’ bir hadise var ama, bazı hususları netleştirmekte de yarar var. Bir kere, Nişanyan’ın bir istisna olduğu savı doğru değil: sözü edilen ‘adi’ imar suçlarından Türkiye’de çatır çatır yargılanan ve hapse düşen pek çok insan mevcut; bunlar arasında tanıdıklarım da var ve hiçbiri Ermeni veya herhangi bir ‘azınlık’ cemaatine mensup değil. Öte yandan, mimar Korhan Gümüş’ün de dikkat çektiği gibi, bu imar suçlarını işleyip de ceza almaktan kurtulan, mevzuatın boşluklarından, bürokrasinin yolsuzluklarından yararlanmayı bilen becerikli vatandaşların hiç az olmadığını, hatta çoğunluğu oluşturduğunu da teslim etmek gerekir. Gene bizzat tanıdıklarımdan biliyorum, bu becerikli vatandaşlar arasında Ermeni asıllı müteahhit ve emlak kralları da yok değil.

Ama belli ki, Nişanyan tüm girişimciliğine rağmen, bu becerikli, işbilir vatandaş kategorisine girmiyor. Belki yaptığı tek bir evle sınırlı olsaydı, işini ayarlayabilirdi. Fakat Şirince’de yaptıkları az buz değil: restore veya tadil edilen onlarca yapı, sıfırdan inşa edilen pek çok bina, bir kocaman kule, üstüne üstlük bir de anıt ‘kaya mezarı’. Yarı virane halindeki koca bir köyü ayağa kaldırmakla eşdeğer olan bunca işi kılıfına uydurup, ‘suçlu’ durumuna düşmeden gerçekleştirmek herhalde mümkün değildir Türkiye’de.

Hoş, meselenin işin büyüklüğü veya ölçeğiyle değil, estetiği ve güzelliğiyle ilgili olduğu söylenebilir. Zira çok muhtemeldir ki, Nişanyan eğer Şirince’yi ortadan kaldırıp yerine 10’ar katlı 10 adet kazık gibi tekdüze otel veya tesis dikmek için kolları sıvasaydı, SİT ve ruhsat türü kısıtlamaları daha başından ve kökünden çözerek çok daha hızlı yol alacaktı ve üstelik bu kadar da çile çekmeyecekti. Zira Türkiye’de bürokrasi ve mevzuat, ‘hacimli’ ve ‘çirkin’ olana, ‘ufak’ ve ‘güzel’ olana direndiği gibi direnmez; küçük yatırımcı veya işletmeciyi ezdiği kadar, büyüğünü ezmez. Tabii bunda, ‘büyük’ten gelecek olan nemanın rolü de en az estetik yoksunluğu kadar belirleyicidir.

Şu kadarı yeterince açıktır ki, Şirince’deki ‘meydan muharebesi’nin ağır hapisle sonuçlanmasında eğer siyasal bir etken aranacaksa, bu etkeni Nişanyan’ın Ermeniliğinde değil, doğrudan doğruya ‘dikkafalılığında’ aramak gerekir. Bilindiği gibi Nişanyan, yeminli bir bürokrasi düşmanıdır; ama sadece bürokrasiyi hedef almakla kalmayıp, genel olarak T.C. devletini ve tüm bir Cumhuriyet rejimini sorgulamış bir düşünürdür. Bu özelliğinde, kendi siyasi ve felsefi konumunu artık oralarda görmese de, geçmişte bulaştığı marksist kültürün hatırısayılır bir rolü olsa gerek.

Lâkin Nişanyan’ın sorgulayıcılığı yalnız T.C. devletine yönelik olmayıp, dinleri de kapsar; tabiatıyla, bu dinlerden yaşadığı toplumun hakim dini olan İslam da nasibini alır. Yakın zamanlarda ifade özgürlüğü bağlamında bizzat İslam peygamberi hakkında sarfettiği iğneleyici ve sıradanlaştırıcı sözlerin, onu sadece bir ‘devlet düşmanı’ olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir ‘din düşmanı’ haline de getirdiğini biliyoruz. Böylece, yalnız milliyetçilerin, ulusalcıların, devletçilerin değil, dincilerin de gözünde kolaylıkla bir nefret objesine dönüşebilen, bu nitelikleriyle de Türkiye’de ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranma şansı pek olmayan bir düşünürdür Nişanyan.

Nişanyan’ın bu sipsivri konumu, Şirince’de uyguladığı mimaride de fazlasıyla hissettiriyor kendini. Mimari anlayışının kendisinde elbette kışkırtıcı bir yön yoktur; tersine, yatıştırıcı, pastoral, geleneğe dönük, nostaljik boyutlarıyla dikkat çeken bir anlayıştır onunki; başka türlüsünü beklemek de pek doğru olmaz zaten. Ne var ki, mimariyi doğrudan siyasal mesajlar göndermek için kullanmakta, Nişanyan’ın hayli provokatif, üstelik çok eğlenceli bir yöntem geliştirdiğini görmek gerekir. Sözgelimi, ‘müstehcen’ bir el işaretini koca bir yapıya dönüştürmek, ya da bir yapı aracılığıyla ifade etmek: Şirince’nin ortasına diktiği ve şehvetle ‘Hodri Meydan Kulesi’ adını verdiği uzun taş yapı, tam da bu iş için yaptığı bir şeydir işte. Keza, köyün dışında kayaya oyduğu anıt mezar da böyle bir ‘nanik yapma’ ihtiyacının ürünü olsa gerek. Gerçi bu ‘nanik’, salt bürokrasi ve devlette yuvalanmış ‘cüceler’e karşı mı, yoksa daha genel, metafizik düzlemde ölüme karşı yapılan bir işaret midir, kestirmesi zor.

Bu noktada, Nişanyan’ın sıradan bir sivil itaatsizlik eylemini fazlasıyla aşan, düpedüz bir ‘başkaldırı’ mertebesine ulaşan bu gözükara ‘dikkafalılığı’nın nereden kaynaklandığı, hangi damardan beslendiği merak uyandırabilir. Hapisle sonuçlanan mahkumiyetinin Ermeniliğiyle ilgili olmadığını söyledik; peki acaba, bu ‘dikkafalılığı’nın, bu açık meydan okuma tavrının Ermeniliğiyle bir bağlantısı olabilir mi? Dikkafalılığın, hele Türkiye’de, Ermeniliğin asli bir unsuru olduğu söylenemez; tam tersine, olsa olsa kenarda durma, sesini yükseltmekten kaçınma, devletle iyi geçinme tarzındaki tavırların ve bu anlamda belirli bir ‘eziklik’ halinin Ermeniliği halihazırda daha iyi tanımladığı ileri sürülebilir. Hele bir de konu imar ve inşaat falansa! O alanda, ‘devletle iyi geçinme’, devlet katında ve belediyelerdeki iş takibini Ülkücü türü şahıs ve guruplara ihale etme noktasına bile varabilir rahatlıkla. Bunu yaptığını bildiğim bazı Ermeni asıllı müteahhitlerin, Nişanyan adını duyunca tüyleri diken diken olan ve en çok öfkelenen insanların başında gelmesi de bir rastlantı değil herhalde.

Gene de, Nişanyan’ın bu isyankâr duruşunun doğrudan değilse de dolaylı, girift bir şekilde Ermeniliğiyle bağlantılı olduğu düşünülebilir. Sözgelimi, bu isyankâr duruşun altında, pek çok başka saikle birlikte, kendi cemaatinin tam da bu ezikliğine karşı duyduğu güçlü bir tepkinin yattığı ileri sürülebilir. Burada spekülasyona girecek değiliz, ama biran için Ermeniliğiyle ilgili bu türden bir bağlantı gözönünde bulundurulursa, herhalde şu kadarını söylemek mümkündür: Nişanyan’ın devlete karşı meydan okuma hali, aynı zamanda, devletle ‘yapıcı’ bir diyalog kurmak ve ona derdini anlatmak isteyen, pozitif, barışcıl bir yaklaşıma karşı bir tepkiyi de ifade eder gibidir. Hrant Dink, tam da bu yaklaşımın bir virtüözüydü. Türk kamuoyuna olduğu kadar devletine de, başını hiç eğmeden, ama her fırsatta alttan alan mutedil diliyle, kendi toplumunun duygu ve taleplerini anlatmaya çalıştı. Fakat bu çabasının karşılığında ne bulduğunu biliyoruz. Derdini anlatmaya çalıştığı devlet tarafından ölümü sinsice hazırlanarak katledildiği yetmiyormuş gibi, onca mahkeme sürecine rağmen, ölümünü hazırlayanlara hâlâ ulaşılmış, dokunulmuş değil. Adaletin gün görmediği böyle bir ortamda, kavgadan uzak, en yumuşak huylu bir insanın bile ‘lânet olsun!’ deyip köprüleri atması işten değildir. Tabii bu lânet okuma hali, kendini el kol işaretleriyle ifade etme, ya da ‘nanik’ yapma gibi şekillere bürünebilir. Nişanyan’ın benzer hareketlerini de böyle bir tepkinin sonuçları olarak okumak mümkündür pekâlâ. Bu bağlamda, pekâlâ şunu da söylemek pek aykırı kaçmaz: Eğer Hrant Dink, Türkiye’deki Ermeni toplumunun bağrından çıkmış bir güvercinse, Sevan Nişanyan hiç kuşkusuz bir yırtıcı kuştur—bir atmaca, hatta belki bir kartal.

Bildiğim kadarıyla Nişanyan, Dink’ten farklı olarak, Ermeni toplumunun sorun ve taleplerine odaklanmış biri değil. Ermeni soykırımı konularına da—hiç değilse aynı ölçüde—girmişliği yok. Onu daha çok, turizmci kimliği ve Şirince’deki serüvenlerinin yanısıra, Türk diline yaptığı katkılar, Türkiye’deki siyasi rejime ilişkin analizleri ve son olarak dinler ve bilhassa İslam hakkındaki ifşaatları ile tanıyoruz. Bu özellikleri, Nişanyan’ı özgül Ermeni sorunsalından çıkarıp, daha genel bir düzlemde, Türk düşün hayatının tam ortasına yerleştiriyor. Dink, ister istemez tüm gücünü Ermeni tabusuyla uğraşmaya vermişti; Nişanyan, Ermeni meselesiyle doğrudan ilintili olmayan, ancak aynı derecede boğucu olan başka tabuları kendine hedef seçti. Bu tercihiyle, Türkiye’nin AA kulübüne girmekle kalmadı, bu kulübün en militan üyelerinden biri, hatta belki sesi çıkan tek üyesi oldu.

‘Anarşist’ ve ‘Ateist’ kelimelerinin baş harfleriyle anılagelen bu ‘kulüp’, hemen her toplumda eleştirelliğin, bireyselliğin ve özgürlük dürtüsünün en son mertebesini temsil eder. Bu uç mertebenin, siyaseten ne kadar doğru olduğu tartışılır, ancak konforlu bir konuma pek elvermediği yeterince açıktır. Genellikle eğitim düzeyi yüksek, seçkin ve tuzukuru kesimleri içeren AA çevresi, dünyanın hemen hiç bir ülkesinde siyasal bir ağırlığa sahip değildir; buna rağmen, hatta belki tam da bu nedenle, şimşekleri en çok üzerine çeken, zaman zaman en şiddetli baskı ve tacize maruz kalan insanlardan oluşur. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu baskıya göğüs germek kolay değildir; hele bugünün konjonktüründe ciddi cesaret ister. Türkiye’nin egemen tabularından olan devlete de dine de mesafe koyan cesur ezber bozucular, put kırıcılar yok değildir elbet. Fakat çoğu zaman bunlar, bir tabuyu deşerken bir başka tabuya yaslanmaktan yahut kendilerini bir şekilde o tabunun yanında bulmaktan sakınamazlar. Her iki tabuya birden karşı durmak, yalnız siyasi değil felsefi planda da bir bakıma havada, boşlukta kalmayı göze almayı öngörür ki bu da tanım gereği, AA kulübüne mahsus bir iştir. Tabiatıyla, tüm tuzaklarıyla birlikte, işin riski de, keyfi de, onuru da bu kulüptekilere aittir.

Tabii ‘AA Kulübü’ dediğimiz şey, bir metafordan ibaret. Dünyada varlığından bahsetmek mümkünse de, belki Şirince hariç, Türkiye’de mevcut olduğu veya olabileceği şüpheli. Ama olacaksa, Nişanyan’ın bu kulübün başını çekeceği ya da şimdiden fiilen çektiği, besbelli. Bu çok özgül anlamda da, Türkiye’de yalnız Ermeni asıllıların değil, tüm bir Türk aydın sınıfının onurunu temsil ettiği söylenebilir. Kırpıla kırpıla ülkenin ufacık, ‘marjinal’ bir unsuru haline gelmiş olmasına rağmen, Ermeni toplumunun hayatiyetini korumakta hâlâ nasıl direndiğini gösteren ilginç bir durum. Ege’nin bir dağ köyünde, Türk entelijensiyasının onurunu kurtaran bir adam, hem de ne tesadüf, bir Ermeni! “Türk intelijensiyasının onurunu kurtarmak bu adama mı kaldı!” diye alınan ya da öfkelenen çıkarsa, hatırlatmak gerekir ki ‘bu adamın’ kıymeti harbiyesi, düşüncesinin ağırlığından veya külliyatının hacminden ziyade, tabular karşısındaki konumlanışında yatmaktadır.

Ancak, dik duruşu ve eleştirelliğinden bahsederken, Nişanyan’ı hapse götüren uzun süreçte gözden kaçırılmaması gereken bir husus var. Yukarıda da değindiğim gibi, Nişanyan’ın fikirleri nedeniyle hapiste olduğu, hüküm giydiği ‘adi’ suçların onu içeri atmak için kullanılan birer ‘kulp’tan ibaret olduğu algısı hayli yaygın. Yani genel algı şu ki, Nişanyan fikirleriyle ortalıkta dolaşan bir huzursuzluk kaynağıyken, o kaynağı kurutmak üzere bir kulp bulunuyor ve bir hapis cezası çıkarılıyor. Nişanyan’ın devlet için bundan böyle artan şekilde bir huzursuzluk kaynağı olacağı muhakkak, ama sanırım işin başlangıcı farklı. Fi tarihinde, Amerika’da cinayet başta olmak üzere en ağır cürümleri işleyen Mafya liderlerini suçüstü yapıp bir türlü enseleyemeyen emniyet yetkililerinin, çaresiz kalınca sonunda onları vergi kaçakçılığı gibi bir suçtan kodese tıktıkları iyi bilinen bir hikâyedir. Vergi kaçakçılığı ciddi bir suç ama, bu hikâyede tam bir ‘kulp’ vazifesi görüyor. Oysa Nişanyan’a verilen ceza, işlemiş olduğu cürümlerden aranıp, hedeflenip de bir türlü suçüstü yapılamayan birine giydirilen göstermelik bir suça benzemiyor. Görünen o ki, Nişanyan o suçu seve seve işledi ve o suçtan içeride, başka bir şeyden değil. Kendisi de bir açıklamasında kendini aynı suçu işleyenlerden hiç ayırmadığını belirtiyor zaten. Arabayı atın önüne koymamak lazım. Nişanyan’ın ‘cürümleri’, o suçun üstüne sonradan gelen ayrı bir konu.

Bir insanın, basit bir imar suçunu ‘seve seve’ işlemesi için, ‘doğuştan suç eğilimli’ olması gerekmiyor. Doğuştan bir bürokrasi veya devlet düşmanı olması da gerekmiyor. Ama Türkiye’de hukuk ve yasalar, yok yere bir ‘suçlu yaratma’ makinası gibi çalıştığı için, pek çok insanın en masum, en gerekli, en meşru bir işe giriştiğinde bile kendini suçlu durumda bulması neredeyse kaçınılmaz bir kader gibidir. Nişanyan da bu kaderi paylaşanlardan biridir; onun tek farkı, ekstra bedeller ödemeyi göze alarak, bu kaderi ibretlik bir gösteriye dönüştürmüş olmasıdır.

Aslına bakılırsa, belki biraz aykırı kaçacak ama, Rakel Dink’in ‘bir bebekten bir katil yarattılar’ meyanındaki ünlü sözü, mecazi anlamda, Nişanyan’ın durumunu da anlatan bir sözdür. Şirince serüvenini Nişanyan’la başından sonuna kadar paylaşan (ve halen vasisi sıfatıyla onun adına konuşma yetkisi de olan) eski eşi Müjde Tömbekici’nin açıklamalarına kulak verilirse, gerçekten de, uysal bir vatandaştan nasıl kararlı ve azılı bir ‘imar suçlusu’ yaratıldığını görmemek zordur. Tömbekici, Şirince’deki ilk günlerinden bahsederken, oturdukları evde bir sundurmayı yenileme izni için bile devlet kapısında nasıl iki yıl beklemek zorunda kaldıklarından yakınır. Anlattıklarından, şöyle bir süreci tahmin etmek güç değil: Basit bir sundurma yenilemesinden başlayarak, daha kapsamlı onarım ve restorasyon çalışmaları için ruhsat almak üzere, Nişanyanlar önceleri bıkmadan usanmadan ilgili idari birimlerin kapısını aşındırırlar, kanunen ne yapmak gerekiyorsa yapmaya çalışırlar, fakat hiç bir sonuç alamazlar. Çalmadık kapı kalmayınca, erkek Nişanyan sert tepkiler vermeye başlar; kadın Nişanyan’ın onu frenleme çabaları ise pek işe yaramaz. Sonunda Sevan Nişanyan, izin-ruhsat beklemekten tamamen ümidini kesip, kolları sıvar, kafasındaki projeleri ardı ardına gerçekleştirmeye koyulur. Artık ipleri koparmış, deyim yerindeyse, zıvanadan çıkmıştır; o kadar ki, mahkemelerden gelen tebligatları açıp okumaya bile lüzum görmeden yırtıp atar. Bunun sonucu olarak, şimdiye kadar aldığı mahkumiyetlerin dışında, Nişanyan’ı gelecekte daha ne kadar mahkumiyetin beklediğini kendi avukatı dahi bilmemektedir bugün. Takipsiz kalan davaların bitiminde, Nişanyan şimdi öngörülenden çok daha uzun yıllar hapis yatma tehlikesiyle karşı karşıya.

Halihazırdaki yasalar çerçevesinde, bu vahim durumdan elbette öncelikle kendisi sorumludur. Nişanyan, bu sorumluluğu reddetmek şöyle dursun, âdeta bir misyon gibi üstlenmişe benziyor; üstelik, hapis yatma akıbetinden sakınmak yerine, neredeyse keyif alır bir hali var. Bu tavrında, daha önceki hapis dönemini verimli bir yazar olarak değerlendirebilmiş olmasının da bir rolü olsa gerek. Nazım Hikmet’in 1940’lardaki Bursa Cezaevi şartları günümüzün Türkiye hapishanelerinde artık büyük lüks oldu. Önceki döneminde Nişanyan’ın bu lüksün ne kadarına denk geldiği bilinmez; fakat bundan sonra benzer şartları bulabileceği çok şüpheli. Nitekim, avukatının çok yakında yaptığı son bir itiraza mahkemenin verdiği olumlu karara rağmen, Nişanyan’ın idarece hâlâ kapalı cezaevinde süründürülüyor olması iyiye alâmet değil. Orada değil internet gibi imkânları, kâğıt kalem bile bulması mucizedir herhalde.

Nişanyan’ın o şartlar altında başına bir şey gelirse, devletin büyük zeval altında kalacağı muhakkak. Onu en rahat şartlarda açık cezaevine nakletseler bile, hapis süresinin çok uzaması halinde, devletin gene ağır baskı altına gireceği kesin, zira konunun siyasallaşması ve bir noktadan sonra uluslararası platformlara taşınması kaçınılmaz. Yani devlet, “meselenin bu raddeye varmasından Nişanyan’ın kendisi sorumlu, idare ne yapabilir ki?” deyip, hiç bir siyasal bedel ödemeden işin içinden sıyrılamaz. ‘Devlet aklı’ diye bir şey varsa, hiç değilse bu kadarcık bir gerçeğin kavranmasını mümkün ve gerekli kılar. Bu durumda, devlet katında özellikle siyasal sorumluluk taşıyanların soruna bir çözüm arayışına girmeleri pek de şaşırtıcı olmaz.

Nitekim, yıllar öncesinden başlayarak, özellikle de Nişanyan daha ilk hapis dönemini doldurmaktayken, Şirince’de biriken problemlerin büsbütün kangrenleşmeden bir çözüme kavuşturulması doğrultusunda bazı üst makam sahiplerinden ara ara teşvik edici açıklamalar duyduğumuzu hatırlıyorum. Hatta, Nişanyan’ı girdiği kapandan çıkarmak için ilgili kamu birimlerinde çareler arandığı, ancak Nişanyan’ın ‘sabırsız’ ve ‘asabi’ tavırları yüzünden bir ilerleme kaydedilemediği, dahası, neredeyse trajikomik bir şekilde, konuyla yakından ilgili bir yetkilinin, “kendisine yardım etmeye çalışıyoruz, yol gösteriyoruz; ama adam rahat durmuyor ki kardeşim!” diye etrafa Nişanyan’dan yakındığı kulaklarımıza çalınmıştı.

Tabii bütün bunlar bir rivayet; doğru oldukları da hayli şüpheli. Ama doğru olsalar bile, bu saatten sonra benzer ‘yardım’ örneklerine rastlamak iyice zorlaşacağa benzer. Zira, Nişanyan’ın zaman içinde kamuoyundaki ‘hem suçlu, hem güçlü’ imajı epey pekişti. Yani, “hem kanun tanımaz devlet düşmanı, hem dinsiz, bir de üstelik Ermeni!” imajı. Böyle profile sahip birinin, Türkiye’de destekten çok köstek göreceği muhakkak.

Kaldı ki, en iyi şartlarda destek görmesi halinde bile, Nişanyan’ı bu cendereden çıkaracak çözümlerin nasıl bulunacağı belirsiz. Bir an için, meselenin siyasallaşmasını engellemek adına, özel konumundan ötürü kendisine devlet tarafından kararlı bir ‘pozitif ayrımcılık’ uygulandığını varsayarsak, Nişanyan’ın en azından hapishane koşullarının düzelmesini bekleyebiliriz—ki şu aşamada en hayati husustur. Ama Nişanyan’ın durumu halihazırda hukuken öyle bir arapsaçı görüntüsü veriyor ki, bürokrasi çarklarının lehine çalıştırılmasından—ya da aleyhine çalışmasının önlenmesinden—köklü bir çözüm beklemek pek gerçekçi olmaz.

Görünen o ki, Nişanyan’ı hapisten ve olası diğer mahkumiyetlerin pençesinden ancak bir af kurtarabilir. Türkiye’nin tepesinde cumhurbaşkanı yerine bir padişah ya da feodal bir pederşahi hükümdar bulunsaydı, sırf yarattığı güzelliklere bakarak, bu isyankâr kulunu affediverirdi. Lâkin hiç bir T.C. cumhurbaşkanı, biran için devletçe benimsendiği ve uygulandığı varsayılsa bile, pozitif bir ayrımcılığı resmiyete dökerek özel af yetkisini kullanmayı göze alamaz. Zaten, ölüm döşeğindeki hastalar için bile kılını kıpırdatmayan T.C. cumhurbaşkanları, af yetkilerini kullanmakta fevkalâde cimridirler. Hele bir de affedilecek hükümlü Nişanyan profilinde biriyse… Maazallah, yedi düvel üzerlerine gelse, bunu yapmaları sözkonusu değildir. Günün birinde, yerel mimari ve geleneklerin korunmasıyla ilgili olur da Nişanyan’a bir takım prestijli uluslararası ödüller verilirse, cumhurbaşkanının hiç değilse Türkiye’yi rezil olmaktan kurtarmak için bir harekette bulunması beklenebilir; ama o dahi düşük bir ihtimaldir.

Şu halde, Nişanyan’ın işi gelecekte çıkabilecek bir genel affa kalmış görünüyor. Genel af ise, şimdilik hükümetin gündeminde yok. Ancak hükümet, imar suçlarını da kapsayacak şekilde, adı konulmamış bir genel af sonucunu doğuracak belirli yasal düzenlemelere gidebilir (‘yasal düzenleme’den çok, ‘ince ayarlar’ ya da ufak ‘hukuk hileleri’ demek belki daha doğru. Bunun son bir örneği, tarihi eserlere izinsiz müdahale suçuna ilişkin 2863 sayılı yasaya geçen sene getirilen bir ‘ince ayar’ neticesinde, ciddi hapis cezalarıyla yargılanan pek çok insanın, nasıl olduğunu bile anlamadan beraat kararlarıyla karşılaşmalarıdır).

Hiç kuşku yok ki, Türkiye’de genel affın yolunu gözleyen geniş bir kesim var. Buna karşılık, bu ülkede iyice yozlaşmış bir tasarruf olduğu için, genel af fikrine itirazı hatta şiddetli alerjisi olan, muhtemelen daha da kalabalık bir kesim mevcut. Afların bugüne dek siyasi konjonktürün cilve ve anlık gereklerine göre çıkarılıp durduğu herkesin malûmu. Oysa bir genel af, popülist saiklerden bağımsız şekilde, ancak köklü yasal düzenlemeler eşliğinde çıkarılırsa anlamlı ve gerçekten yararlı olabilir. İllevelâkin, 30 yılı aşkın bir süredir 12 Eylül Anayasası’nın bile temelinden bir türlü değiştirilemediği bir ülkede, bunu beklemek abestir maalesef.

Genel afla gelen bir yasal düzenleme, elbette yasakların kalkmasını, sınırlamaların buharlaşmasını öngörmez. Özellikle Nişanyan’ın yargılanıp hüküm giydiği imar konularında, halihazırda varolandan da fazla yasağa ve daha teferruatlı sınırlamalara ihtiyaç duyulabilir. Ancak her yasak, beraberinde belirli bir sorumluluk getirir. Kamu otoritesi veya devlet, bir yasak koyarak vatandaşa neleri yapmaması gerektiğini söylerken, aynı zamanda neleri yapabileceğini de göstermek ve yapabileceklerine açıkça imkân tanımak durumundadır. Oysa bu, Türkiye’de nadiren tanık olduğumuz bir durumdur: bizde kamu yönetimi ve devlet, sık sık dile getirildiği gibi, yetkili fakat sorumsuzdur; yürüdüğü, nüfuz ettiği her yerde türlü yasaklar koyar, ardından bu yasaklar üzerine oturur, yayılır ve kımıldamaz. Tabiatıyla, koyduğu yasakların kısa sürede habire delinir hale gelmesi de bundandır.

Yasaklar üzerine bu oturma, hatta ‘yan gelip yatma’ durumu, Nişanyan’ı da girdabına çeken şu SİT alanları uygulamalarında çok net görülür. Yalnız Şirince’de değil, ülkenin hemen her yerinde bu uygulamalar şuna benzer şekilde gelişir: devlet önce, muhafazasına değer gördüğü bir doğa veya beşeri yerleşim sahasını SİT alanı ilan eder. Niteliklerine göre bunlar, ‘doğal’, ‘kentsel’ veya ‘arkeolojik’ SİT alanları olabilir. Devletin bu SİT kararları, genellikle fevkalâde isabetli ve alkışlanacak kararlardır, çünkü ilgili sahalarda kötü gidişata bir set çekme amacını taşırlar. Öncelikli amaçları, bu sahalardaki her türlü gelişimi durdurmak, bir bakıma derin dondurucuya kaldırmaktır.

Ne var ki, bazı doğal ve arkeolojik SİT alanlarının ‘ebediyete kadar’ birer kartpostal şeklinde korunması belki arzulanır bir şeydir ama, değişimin esas olduğu bir evrende ne kadar mümkündür, tartışılır. Hele köy gibi veya kent parçaları gibi üzerinde insan yerleşimleri bulunan SİT alanları için bunu tasavvur etmek dahi imkânsızdır—üstelik, anlamsızdır da. O bakımdan bu tür alanlar için alınan SİT kararları temelde geçici ve şartlı kararlardır: devlet, bu kararları almakla kötü bir yapılaşmayı daha iyi, daha dengeli bir yöne çekmeyi amaçlar. Kuşkusuz bu, ciddi bir planlama ve mühendislik çalışması gerektirir; böyle bir çalışma ise belirli bir hazırlık süresi ister. İmar hareketlerini dondurmayı öngören tüm yasaklar, bu süreyi kazanmak için alınan önlemlerdir. Bu sürenin ise, ilgili alanda yaşayanların haklarını gasp etmeyecek, sabırlarını taşırmayacak makul bir zaman aralığıyla sınırlı olması lâzımdır.

Şu halde bir bölgenin SİT alanı ilan edilmesi, o bölgenin ‘muhafaza altına’ alınmasının sadece ilk adımıdır; esas iş ondan sonra başlar, çünkü esas olan, SİT’le birlikte gelen yasakların uygulanabilir kılınmasıdır ki bu da, çeşitli kural ve verilerle içlerinin doldurulması demektir. Nitekim daha SİT kararları alınırken, derecelendirme yapılarak bu doldurma işlemi başlar: 1inci, 2inci ve 3üncü derece SİT’ler için farklı farklı imar normları ve kuralları belirlenir. Ama iş bununla kalmaz; ardından, 1/5000’lik, 1/1000’lik planların hazırlanması türünden daha detaylı çalışmaların gelmesi gerekir. İlgili SİT alanının niteliği ve kapsamına göre değişmekle birlikte, kamu düzeni iyi çalışan gelişmiş ülkelerde bu çalışmalar genellikle 6 ay ile 1 sene içinde tamamlanır. Kamu yönetimi hantal olan ülkelerde ise bu süre uzun yıllara hatta onyıllara yayılabilir ve çalışmalar gene de tamamlanamayabilir. Türkiye’de de durum budur (Kurulduğundan bu yana 90 yıl geçmesine rağmen, TC’nin bizzat kendi kadastrosunun ancak son bir kaç yıl zarfında tamamlanabildiği hatırlanırsa, çok da anlaşılır bir durum). Bu çalışmaların bitirilememesi ise, vatandaşa imarla ilgili en ufak bir ihtiyacı için bile ruhsat verilememesinin başlıca gerekçesini oluşturur. Çok muhtemeldir ki, Nişanyan yıllar önce bir sundurma izni için başvurduğunda da bu tür bir gerekçeyle karşılaşmıştı. Ve gene pek muhtemeldir ki, onun yerine devlet kapısına şimdi kim gitse, aynı gerekçeyle karşılaşacaktır.

Tabii şurası açıktır ki burada sözünü ettiğimiz türden çalışmalar, belirli bir maddi yatırım, bir bütçe ve yetkin kadrolar ister. Çok pozitif bir yaklaşımla meseleye bakılırsa, sözkonusu çalışmaların uzun yıllar yerinde sayması ve ilerleyememesi, bu maddi yetersizliklerle açıklanabilir. Ya da, sık sık yapıldığı gibi, gene maddiyat üzerinden gidilerek, fakat tamamen negatif bir yaklaşımla, çalışmaların devlet kapısını bir rant ve rüşvet kapısı olarak muhafaza etmek amacıyla bilhassa askıda bırakıldığı düşünülebilir. Kuşkusuz bütün bunlarda bir gerçek payı vardır, ama asıl nedeni sanırım Türkiye’de dengesi bir türlü tutturulamayan devlet-birey ilişkisinde aramak gerekiyor. Hepimizin çok iyi bildiği gibi bu ülkede devlet, işlediği ağır cürümlerin hesabını vermek şöyle dursun, imar gibi çok daha sıradan, gündelik konularda bile herhangi bir sorumluluk nosyonuyla hareket etmez. Örneğin, vatandaşının haklarını kısıtlayan bir yasak ortaya koyar ve vatandaşından da bu yasağa uymasını beklerken, karşılığında vatandaşa hizmet götürmek için bir mükellefiyet üstlendiğini görmez veya hatırlamaz. Karşılıklı görev ve sorumlulukların denkleştiği bu cinsten bir ‘toplumsal sözleşme’ kavramı, Türk hukuk sistemine girmiş olsa da, devletin işleyiş felsefesinde pek mevcut değildir. Bu şartlarda, devletin kamu yararını açık şekilde gözettiği en olumlu tasarruflarının bile, bürokrasinin insanlar üzerinde kurduğu birer baskı ve tahakküm aracına dönüşmesi çok kolaydır.

Türk toplumu içinde, insanların talep ve ihtiyaçlarına daha duyarlı bir devlet beklentisinin son zamanlarda giderek arttığı, hükümetlerin de bu beklentileri karşılamak için daha bir gayret sarfettikleri söylenebilir. Gene aynı konudan bir örnek vermek gerekirse, yanlış hatırlamıyorsam son Ecevit hükümeti döneminde SİT mağdurlarını gözeten bir yasa çıkmıştı. AKP döneminde, başka bir yasanın çatısı altında, bu mağduriyeti önleyecek tedbirler arttırıldı. ‘Takas kanunu’ diye bilinen bu yasaya göre, hiçbir imar hakkı verilemeyen 1. Derece’deki SİT alanlarında arazisi bulunanlar, isterlerse arazilerini başka eşdeğer hazine arazileriyle değiş tokuş etme ve böylece hapsoldukları SİT bölgesinden kurtulma olanağına sahipler. Salt mülkiyet haklarının korunmasıyla sınırlı kalmasına, üstelik maddi altyapısının yetersizliği yüzünden uygulanabilirliği de hayli sınırlı olmasına rağmen, ‘takas kanunu’, özünde vatandaş haklarını tanıyan, en azından yukarıda işaret ettiğim ‘toplumsal sözleşme’ nosyonuna uygun düşen bir adım olarak yorumlanabilir.

Ne var ki, kökü bir bakıma yüzyıllarca geriye inen alışkanlıkların kırılması kolay değil. Nitekim, ‘devlete karşı millet’ düsturuyla ortalara çıkan ve bundan hâlâ prim toplayan AKP hükümetinin bile, iktidara yerleştikçe nasıl ‘devletçi’ refleksler vermeye başladığını, kaşıkla verdiği her özgürlüğü kepçeyle nasıl geri aldığını, giderek hızlanan bir süreç içinde, an be an izlemekteyiz. Bunun konumuzla bağlantılı son bir örneği de, AKP iktidarının koruma kurullarının sayılarını ve verimliliklerini arttırma bahanesiyle, yapılarını değiştirme ve doğrudan kendi denetimine sokma çabalarıdır. Bilindiği gibi, koruma kurulları SİT’lerin oluşumunu ve akıbetini belirleyen, bağımsız mahkemeler gibi çalışan kurumlardır. Hükümetin bunlara dokunması, tüm denetimi kendinde toplama eğiliminin bir göstergesidir kuşkusuz; ve yargıya dönük müdahalelerinin bir veçhesi sayılabilir.

Önümüzdeki dönemde, hükümet olur da imarla ilgili yasal bir düzenlemeye giderse, ondan nasıl bir hayır çıkacağı meçhuldür. Burada böyle olası bir düzenlemenin girdisini çıktısını tartışacak değiliz. Ancak ister istemez bazı sorular akla geliyor. Bizi burada ilgilendiren özgül konuya dönersek, sözgelimi, bu yeni düzenlemede ruhsat vermeye yetkili birim ve kadroların sorumlulukları ne olur? Vatandaşın başvurusunu makul bir sürenin sonunda savsaklamaya devam ettikleri takdirde, bunun onlara yansıyan somut bir müeyyidesi olur mu? Verilmesi zorunlu olan ancak verilemeyen bir hizmetten doğan zarar ve mağduriyetin bedelini ödeme yükümlülüğü vatandaşa mı aittir, devlete mi? Çok benimsediği ‘milletin hizmetkârı’ sıfatına rağmen, AKP hükümetinin bu sorulara vatandaş lehine çözüm getiren bir yasayı çıkartmasını beklemek pek gerçekçi değil. Böyle bir yasa veya yasa maddesi, temel meselelerin arasında ufacık bir ayrıntı sayılabilir, ama icabında tek bir ayrıntı, Nişanyan’ın hapisten çıkmasını sağlayabilir; ya da en azından, tekrar tekrar hapse girmesini önleyebilir.

Özgürlüğüne kavuşuncaya kadar, ‘Nişanyan hadisesi’nin gündemden hemen hiç düşmeyeceği besbelli. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu hadisenin Nişanyan’ın Ermeniliği, ateizmi, anarşizmi vs. üzerinden siyasallaştırılacağı da apaçık. Fakat aslına bakılırsa, meselenin gerçek siyasal boyutu Nişanyan’ı hapse götüren ‘adi’ suçun kendisinde gizli. Çünkü bu suçu, devletin –ister Ermeni olsun, ister Kürt, ister Türk– tüm vatandaşları üzerinde sürdürdüğü baskı ve tahakkümün bir sonucu olarak okumak pekâlâ mümkün. Bu durumda, ‘siyasi’ ile ‘adi’ suçlar arasındaki alışıldık çizginin iyice belirsizleşmesi ve Nişanyan’a yüklenen suçun siyasal bir nitelik kazanması kaçınılmaz. Nişanyan’ın o suçu “çıkarsam gene işlerim” diyecek kadar sahiplenmesinde de bu gerçeğin bir payı olsa gerek. Zira insan, ancak siyasi bir suçu işlemeye bu kadar kararlı ve azimli olabilir.

Açık Gazete  26 Nisan 2014

AKTİVİZM DERSLERİ

Ağustos 29, 2013

Aklımda epey yer etmiş olmalı ki, hâlâ teferruatıyla hatırlıyorum: bundan birkaç yıl önce, Kanada’nın hayli kuytuda kalan Halifax şehrinin kuytu bir köşesinde küçük bir öğrenci topluluğu, dünyadaki gıda rejimine ve açlığa karşı ellerinde pankartlarla bir yürüyüş yapmıştı.  Normal şartlarda pek ilgi çekmeyecek bu yürüyüş dikkatlerden kaçmamış, ulusal medyaya da yansımıştı, çünkü Halifax’daki Dalhousie Üniversitesi’nde verilen ‘uygulamalı’ bir dersin gereği olarak yapılmıştı.  Adı düpedüz ‘aktivizm’ olan bu ders, öğrencileri aktivizmin kuram ve tarihi ile tanıştırmak kadar, onları bilinçli ve etkili eylemlerde bulunmaya teşvik etmeyi amaçlıyordu. 

Dersin üniversite müfredatına alınmasına fakültede itirazı olanlar yok değildi.  Bazı öğretim üyeleri, adı ‘aktivizm’ olan bir dersin, ister istemez belirli ideolojik saplantıları, türlü radikal akımları hatta doğrudan doğruya şiddeti çağrıştırabileceğini öne sürmüşlerdi.  Gerçekten de, aktivizm dersi fikri aslında Kanada’da pek de yeni değildi ve Ottawa Üniversitesi’nde Denis Rancourt’un sonradan müfredattan kaldırılan aktivizm seminerlerinin başına geldiği gibi, geçmişteki bazı benzer nitelikteki derslerin bir kısım öğrencisinin çeşitli bombalama ve şiddet eylemlerine bulaştığı henüz unutulmamıştı.

Dalhousie Üniversitesi’ndeki aktivizm dersinin sahibi ve hocası  Prof. Robert Huish, dersi açma talebinin öğrencilerden geldiğini belirterek, bu itirazlara karşı şu minvalde bir açıklama getirmişti:  “Öğrenciler seslerini nasıl duyurabileceklerinin yolunu yordamını bilmek istiyorlar.  Yani bir iletişim arttırma talepleri var.  Ben bu dersi, bu iletişim arayışını kolaylaştırmanın bir aracı olarak görüyorum.  İletişimi arttırmanın en önemli koşulu, aklı şiddetten ayırmaktır.  Aktivizmin kötü anlarını, iyi anlarından ayrıştırma işi, bu dersin nihai hedefidir.  Öğrencilerin, analiz gücünü kullanarak, bir eylemin niçin istenen bir mesajı iletemediğini anlamaları, iletememe nedenlerini X, Y, Z olarak ortaya koyabilmeleridir önemli olan.  Sözgelişi bir yürüyüş, eylemin en dikkat çeken tezahürlerindendir ama, bir parlamento üyesine mektup yazmak, düzgün bir basın duyurusu hazırlamak ya da bir gösteri izni almak da, o eylemin vazgeçilmez öğelerini oluşturur.  Tüm ders notunun %15’ine karşılık gelen de bu öğelerin tamamıdır, yalnızca yürüyüş değil.  Nitekim yürüyüşe katılmak mecburi değil, isteğe bağlıdır”(Globe and Mail, 9/12/2010).

Prof. Huish’in bu açıklamalarıyla, aktivizm dersinin müfredata girmesi büyük bir dirençle karşılaşmamıştı.  Üstelik yalnız fakülte içinden değil, toplumun değişik kesimlerinden de destek görmüştü.  Hatta Halifax emniyet yetkilileri dahi, başıbozuk bir gurupla karşılaşmaktansa bilinçli bir aktivist kitleyle uğraşmayı yeğlediklerini belirtmişlerdi.

Tabii bambaşka açılardan aktivizm dersi fikrine şüpheyle bakanlar, ters tepki gösterenler de pek az sayılmazdı.  Aktivizmi üniversiteye yakıştıramayanlar kadar, üniversiteyi aktivizme ‘yakışık’ bulmayanlar da vardı.  Prof. Huish, aktivizmin üniversiteye çok yakıştığını, nitekim tarihte en başarılı sosyal hareketlerin kampüslerde yeşerdiğini söylüyordu.  Abartılı da olsa, bu gözlemde bir gerçek payı bulunabilir.  Prof. Huish ayrıca, aktivizm dersinin yurttaşlık bilincini yükselteceğini, bu dersin aslında genişletilmiş bir “yurttaşlık bilgisi” dersi olduğunu söylüyordu ki, kuşkusuz çok doğru.  Fakat Prof. Huish, aktivizmin öğretilebilir, dersi verilebilir bir faaliyet türü olduğunu da savunuyordu.  İşte bu noktada, en hafifinden tereddüte düşmemek zordu.

Zira aktivizmin, müesseselerin en ‘açık’ biçimlerinden biri sayılan üniversiteler de dahil olmak üzere, hiç bir müesseseyle bağdaşmayan bir boyutu olduğu muhakkak.  Nitekim, itirazların en sık dile geleni şuydu:  “Aktivizmin dersi mi olurmuş!  Aktivizm öyle bir şey ki, sadece yapılır; konuşulması onu ertelemekten, ötelemekten, bir bakıma yok etmekten başka bir şeye yaramaz”.  Gerçekten de, aktivizmde kendiliğindenci dinamiklerin, öngörülemezliklerin ve belki de herşeyden önce öfkenin dizginlenemez gücü saklıdır.  Bu açıdan bakıldığında, özellikle Amerika’da bol örneklerini gördüğümüz ‘yaratıcı yazarlık’ (‘creative writing’), ya da türlü ‘bilinç yükseltme’ (‘consciousness raising’) derslerinde kolaylıkla sezilen beyhudelik duygusu, pekâlâ aktivizm dersi fikrinde de kendini hissettirebilir.  Bu anlamda aktivizm dersleri, öğrencilerin en kıymetli cevheri olan heyecan ve öfkenin sinsice yahut farkına varılmadan törpülendiği bir mecra olmanın ötesine gidemeyebilir.  Dahası, ‘dalgacılar’la ‘inekler’ arasındaki ayrışmayı pekiştiren bir boyutu da olabilir bu mecranın. 

Nitekim bazı müstehzi yorumcular, kimi heyecanlı öğrencilerin yurttaşlık sorumluluğu adına aktivizm türü ‘beyhude’ derslerle oyalanırken, kimi atom karıncaların matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp gibi ‘esas’ derslere yoğunlaşarak eşik ve sınıf atladığını diline dolamıştı (Bu atom karıncaların başında, “harıl harıl ders çalışmaktan ve en iyi notlarla sınıf geçmekten başka birşey düşünmeyen” Çin ve Asya kökenli öğrenciler vardı kuşkusuz).  Bazı başka yorumcular da, çoğu ‘sıkı’ aktivizm öğrencisinin, bilimsel veya ‘pozitif’ alanlarda dikiş tutturmak şöyle dursun, ülkenin daha geniş politik hayatından bile bihaber olduğundan, seçimlere ve daha konvansiyonel politik süreçlere dahi doğru dürüst katılmadığından, genellikle de kendi gettolarında demlenmeyi yeğlediğinden dem vurmuştu.

Doğrusu, konunun bu yorumcuların kestirip attığı kadar basit olmadığını görmemek zordu.  Eğer okulda illaki bir ‘yurttaşlık bilgisi’ dersi olacaksa, bunun öncelikle bir ‘aktivizm dersi’ olarak kurgulanması hiç de kötü görünmemişti bana.  Üstelik, bazı Wall Street protestocularının kendileriyle yapılan söyleşilerde, okullarda aktivizm dersi verilmesinin protesto hareketlerine katkı sağlayacağını söylemeleri ve bu yönde bir ihtiyaç belirtmeleri de ilginç gelmişti.  Aktivizm tarihi ve sosyolojisi üzerine çalışan ve Prof. Huish’in girişimini hararetle destekleyen bir başka profesör,  Jacqueline Kennelly, bir konuşmasında aktivizmin sadece öğretilebileceğini değil, mutlak surette öğretilmesi gerektiğini savunuyor ve şöyle diyordu:  “Aktivizmin bir ilham dalgası gibi ruhun derinliklerinden fışkırdığı, yahut âdetâ bir vahiy gibi yoktan varolduğu fikri gerçeklerle pek uyuşmuyor.  Aktivizme dair bu kendiliğindenci algı, aşılmış ve hayli romantik bir yaklaşımın ürünü”.

Diğer taraftan, aktivizm dersi düşüncesini dikkate değer bir husus olarak görmekle birlikte, ilk duyduğumda iyice yadırgadığımı anımsıyorum.  Çünkü nihayetinde ben de aktivizm kavramını herhangi bir ders veya müfredat fikriyle kolayca bağdaştıramayanlardandım, hâlâ da öyleyim.  Bu hesapla, benim de ‘romantik ekol’e dahil olduğum açık.

Son zamanlardaki başarılı ve ses getiren protesto eylemlerini düşündüğüm zaman, aktivizmin derslerle kotarılacak bir iş olmadığı yönündeki inancım daha da pekişiyor.  Bu eylemlerin sonuncusu ve belki de şahikası, Gezi’de yaşananlardı kuşkusuz.  Ülkenin tarihinde bir çığır açan ve Türkiye’yi demokrasiye bir katkı öğesi olarak ilk defa dünya gündemine oturtan Gezi eylemleri hakkında daha şimdiden çok şey yazıldı, çizildi; arkası da mutlaka gelecek, çünkü ne kadar konuşulsa, önemsense yeridir.  Burada Gezi eylemlerinin değerlendirmesine girecek değilim, ancak olayları asgari bir serinkanlılıkla okuma becerisi gösterenlerin buluştuğu ortak bir nokta var ki, onu da vurgulamakta yarar var: Gezi olayları, sonradan ne kadar oraya buraya çekilmeye çalışılırsa çalışılsın, özünde güdümsüz ve öndersiz bir hareketti; başlıca karakteristiği de, öndersizliği kadar, kendiliğinden, spontane niteliğiydi.  Zaafları kadar esas gücü de, malum, bu niteliğinde gizliydi.

Gezi-öncesi dönemdeki türlü protesto eylemlerinde sönük ve tekdüze sloganlarla karşılaştığımız zaman, arkadaşlarımla birlikte kendimizi bazen ne kadar çaresiz hissettiğimizi hatırlıyorum.  Hele sloganların hecelendiği detone sesler kulağımıza çarptıkça, “şu protestocu çocuklar bir müzik eğitiminden, hiç değilse bir şan dersinden geçse ne şahane olur” diye aramızda şakalaştığımızı, hatta kimimizin, aktivizm dersleriyle donanmış cıva gibi bir protestocu kitlesinin meydanları şenlendirmesini içeren fanteziler kurduğunu çok iyi hatırlıyorum.

Ama işte, bütün o fanteziler Gezi’de fazlasıyla gerçek oldu.  Ne var ki, orada tanık olduğumuz zeka pırıltısı, mizah inceliği, nağme zenginliği, tam da Prof. Kennelly’nin dediği şekilde, bir vahiy gibi inmişti âdetâ.  Gezi’yi Gezi yapan bu öğeler, herhangi bir dersin hele de bir aktivizm dersinin ürünü hiç değildi.  Bu zaten teknik olarak mümkün değil, çünkü Türkiye’nin hiç bir okulunda aktivizm dersi kavramına yaklaşabilecek herhangi bir şeyin esamesi okunmaz.  Düşünüyorum da, böyle bir şey mümkün olsaydı ve Gezi’nin ön saflarında yer alanların önemli bir bölümü herhangi bir aktivizm dersi görmüş kişilerden oluşsaydı, acaba sonuç aynı olur muydu?  Polisin ve hükümetin Gezi’yi çok kötü yönettiği açık, fakat Gezi de acaba polis ve hükümeti bir şekilde yönetmenin ya da yönlendirmenin yolunu bulabilir miydi?  Hiç bir dersin eksik olan bir önderliği ikame etmesi elbette mümkün değildir ama,  ders sıralarında öğrenilmiş bazı yetilerin olayların akışını etkilemekte hiç bir rolü olamaz mıydı acaba?  Buna karşılık,  ‘mektepli’ protestocular gerek Türk gerek dünya kamuoyunun gönlünü fethetmekte ‘alaylı’ protestocular kadar başarılı olabilirler miydi?  Bir takım değişik beceriler edinmiş bu mekteplilerde, aynı heyecan ve pırıltıya rastlayabilir miydik acaba?  Ne kadar tartışılsa, yanıtları herhalde hep meçhul kalacak sorular bunlar.

Ancak, protesto eylemleri çoğunlukla başta devlet olmak üzere örgütlü güçlere ve kurumlara karşı yapıldığına göre, bu eylemlerin en ‘spontane’ olanlarının dahi asgari düzeyde bir örgütlülük gerektirdiği su götürmez.  Bu açıdan bakıldığında, aktivizmin bir ‘ruhu’ olduğu kadar, hesabı-kitabı, belirli bir lojistiği—yani ‘maddesi’ de vardır şüphesiz.  Yalnızca bir sanat değil, aynı zamanda bir zanaat, hatta bir bilim olarak tanımlanabildiği ölçüde, aktivizmin ders sıralarında öğretilebilir bir boyutu olduğu düşünülebilir.  Prof. Huish’in müfredata soktuğu ve okulda geliştirmek istediği de, aktivizmin bu boyutu olsa gerek.

Sonuçta, aktivizm dersleri günün birinde Türkiye’deki üniversitelerde de verilmeye başlarsa, hiç fena olmayabilir; en azından görüntüsü herhalde pek hoş olur.  Ama tabii o güne daha çok var; üstelik, ufuktaki o gün yaklaşmak yerine gitgide uzaklaşmakta sanki. 

Lâkin, aktivizm derslerine olan ihtiyacın artık Türk toplumunda da hissedildiğine ilişkin güçlü emareler mevcut.  Bu ihtiyacı teoride topluma öncülük etmesi beklenen üniversiteler yerine başka kurumların ve sivil toplum örgütlerinin karşıladığı anlaşılıyor.  Örneğin son yıllarda BDP akademilerinde, sivil itaatsizlik ve “şiddet içermeyen eylemler” üzerine çeşitli dersler verildiğini duyuyorduk.  Geçenlerde bu tür istihbaratı güçlü olan Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu, benzer derslerin, Alevi ve Kürt tabanına dönük olarak bazı derneklerde de “harıl harıl” verildiğini yazıyordu (07/08/2013).  Tabii bu dersler nedir, neye benzer, ayrı bir konu.  Bunların Prof. Huish’in öngördüğü akademik format ve içerikle pek alâkası olmadığını kestirmek zor değil.  Ama kimbilir, ‘aktivizmin ruhu’ denen bir şey varsa,  belki de asıl bunlarda mevcuttur.

 

13/08/2013  Birikim Güncel

KANAL İSTANBUL: YOKSA GERÇEKLEŞECEK Mİ?

Mart 11, 2013

Kanal İstanbul projesini ilk duyduğumda, bir seçim balonu olduğunu düşünüp pek ciddiye almamıştım.  1990’lı yıllarda, benzer bir fikir Bülent Ecevit tarafından da ortaya atılmış, ancak tartışılmasına dahi fırsat kalmadan buharlaşıvermişti.

Ne var ki, şu aralar gündemi dolduran onca projenin arasında, Kanal İstanbul’un hâlâ belirgin bir yer tuttuğunu görüyor, hatta resmi ağızlardan yakında ihalesinin yapılacağını duyuyoruz.  İhale şartları açıklandığında daha iyi anlayacağız, fakat ilk başlarda 10 milyar dolar civarında rakamlar telaffuz edilirken, proje maliyetinin 50 milyar doları bulacağı hatta geçeceği yönünde tahminler var bugün.

Dayandığı güçlü iktidara bakarak, AKP hükümetinin nelere muktedir olduğunu görebiliyordum, ama görünürde hiç bir ekonomik rasyonalitesi olmayan bu “çılgın proje”nin gerçekleşeceğine ihtimal vermemiştim.

Nedeni basit: Karadeniz’den Marmara’ya süper tankerlerin geçebileceği genişlik ve derinlikte kanal kazmanın gerektirdiği yatırım o kadar devasa ki, bu boyutta bir yatırımı ancak mutlak bir alternatifsizlik açıklayabilir.  Eğer gemileri koca kıtaları dolaşıp fazladan on binlerce mil yapmaktan kurtaracaksa, onlarca hatta yüzlerce milyar doları ortaya döker kanalın her türlüsünü kazarsınız—zamanında Panama’da veya Süveyş’te yaptıkları gibi.  Ama 50 kilometre ötesinde aslı dururken, ikinci bir boğaz yaratmaya kalkışmak aklın kolayca alacağı bir iş değil.  Gerçi, ta Kanuni döneminden başlayarak, tarihte pek çok kez çeşitli suyolu projeleriyle ilgili beyin jimnastiği yapıldığı biliniyor; ama ekseriyeti esasen askeri olmak üzere, bunların boyutları, hesapları ve amaçları çok farklıydı.

Hatırlanacağı gibi, Kanal İstanbul projesi son seçimler arifesinde ilk açıklandığında, başlıca gerekçesi İstanbul Boğazı üzerindeki tanker trafiği yükünü azaltmaktı.  Doğrusu, fikir hiç de fena değil; bu yükü azaltmak için, özellikle de şehir için büyük tehlike arz eden yakıt taşımacılığını başka bir kanala yöneltmek için büyük bedeller ödemeye değer.  Ama bunun bir denizden öbürüne kanal açmak yerine petrol boru hatları döşemek gibi daha ekonomik yolları var.  Ayrıca, Kanal İstanbul’un kendini amorti edecek bir gelir potansiyeli olup olmadığı da meçhul.  Uluslararası antlaşmalarla eli kolu bağlı olan Türkiye’nin, tankerleri Boğaz’dan alıkoyup zorla başka bir kanala yöneltmek gibi bir şansı yok.  Boğaz önlerinde biriken tankerlerin beklememek için kendi tercihleriyle yeni kanalı kullanacakları, üstüne bir de dolgun geçiş ücretleri ödemekten kaçınmayacakları ise iyimser bir varsayımdan ibaret.

AKP’nin pek çok projesi gibi, Kanal İstanbul’un da ilân edilenden çok başka amaçlara yönelik bir “rant projesi” olduğunu düşünenler az değil.  Eğer “rant”tan kastedilen, birilerinin bu projeden iyi paralar kazanacağı ise, kapitalist bir düzende yaşadığımıza göre, bundan başkasını beklemek abes elbette.  Ama en koyu kapitalist düzende bile, her projenin maliyetiyle karşıladığı ihtiyaç arasında tanımlanabilir bir orantı aranır.  Hiç değilse, minareye uyacak bir kılıf bulunması beklenir.  Kanal İstanbul’a her türlü kılıfın dar geldiği ortada.

Tabii burada kastedilen “rant”,  sadece projenin yandaş yüklenicileri ve takipçilerinin kazançlarıyla sınırlı değil.  Bunların ötesinde, çok daha büyük bir toprak spekülasyonu, bir büyük şehir rantıdır akıllara gelen.  Projeye kuşkuyla bakanların kimine göre, Kanal İstanbul’un asıl değeri, oradan çıkacak hafriyatta yatmaktadır:  kanal inşaatı vesilesiyle ortaya çıkacak milyonlarca ton hafriyatla Karadeniz yahut Marmara’da –veya her ikisinde de—adalar, yarımadalar oluşturulacak, bunlar üzerinde de yeni yerleşimler kurulacak, şehirlere şehirler katılacaktır.  Asıl rant, projenin bu aşamasındadır.

Bu senaryoyu (ve benzerlerini) “çılgınca” diye geçiştirme lüksüne sahip değiliz maalesef.  Çünkü projenin kendisi gerçekten de yeterince “çılgın”.  Lâkin, sırf rant yaratma perspektifinden bakılsa bile, adalar şeklinde ilave toprak üretmek için kanal kazma fikri pek anlamlı görünmüyor.  Bu, Dubai gibi toprağı çok sınırlı küçük bir ülke için cazip olabilir ama, İstanbul için ne kadar anlamlıdır acaba?  İstanbul’un taşı toprağı altındır, doğru; fakat şehrin yüz kilometrelik periferisi dışına çıkıldığı zaman, her türlü yayılmaya müsait nispeten ucuz arazi fazlasıyla mevcuttur.  Fantazi adaların İstanbul’un uzağında değil, hemen yanıbaşında kurulacağı varsayılsa bile, bu yakınlıktan elde edilecek rantın, işin toplam maliyeti karşısında devede kulak kalma ihtimali hiç de az değil.  Diğer taraftan, Karadeniz’in daha şimdiden sahil otoyolunu nasıl kemirmeye başladığı anımsanırsa, denizlerde yoktan ada var etmenin içerdiği  teknik riskleri göz ardı etmek de o kadar kolay değil.

İşte bu tür mülahazalarla Kanal İstanbul’un seçim sonrası  rafa kalkacak ve unutulup gidecek projelerden biri olduğunu umarken, geçenlerde Herald Tribune’da karşılaştığım bir haber üzerine, işin pek de şakası olmadığını farkettim.  Gazetenin 9-10 Şubat nüshasında çıkan bu habere göre, Azerbaycan’ın süper zenginlerinden İbrahim İbrahimov, Bakü sahillerinin karşısında “Hazar Adaları” markasıyla, elli beş parçadan meydana gelen bir takımada oluşturmak üzere kolları sıvamış durumda.  Birkaç tanesi halihazırda su üstüne çıkmış bulunan bu adalarda, 800,000 kişinin yaşaması planlanıyor ki bu da neredeyse tüm Bakü’nün yarısı kadar bir nüfus demek.  1050 metrelik “dünyanın en yüksek yapısı olan Azerbaycan Kulesi” de bu adalardan birinde inşa edilmekte.  Bugün itibarıyla, “Hazar Adaları” projesinin maliyeti 100 milyar dolar civarında.  Hiç kuşkusuz, Kanal İstanbul’dan da “çılgın” bir proje bu.

Eğer, yakın bir gelecekte Kanal İstanbul projesi gerçekleşip onu da yapay adalar cinsinden türev projeler izlerse, şaşırmamak gerek.  Anlaşılan Dubai’de görülen, hiç de orayla sınırlı değil.  Demek ki dünyada böyle bir trend var.  Biz burada Kanal İstanbul gibi dev bir projenin anlamını, faydasını ve olabilirliğini sorgularken, tek bir Azeri şirketi, tek bir adam kalkıp Kanal İstanbul’dan da büyük bir projeye girişebiliyor.  Bunu bir adam tek başına yapmayı göze alabildiğine göre, koca bir devlet niye alamasın?

Böyle bir işe aklı yatmayanları, hükümet yetkilileri ve başbakan, her fırsatta “vizyonsuzluk”la suçlama eğilimde.  Eğer vizyonsuzluktan kasıt, dünyadaki spekülatif trendleri yeterince izlememek ve Kanal İstanbul’u da o trendler üzerinden değerlendirmekte yetersiz kalmaksa, pekâlâ haklı olabilirler.  Ama tek vizyon sahibinin kendileri  olduğunu savunurlarken, herhalde pek haklı değiller.  Çünkü o vizyonları, hiç de kendilerine ait gibi durmuyor.

__________________________

http://www.birikimdergisi.com