Türkiye’de Rum mülkleri dendiği zaman ilk akla gelen, cemaat mülkleridir. Bu da anlaşılır birşeydir, çünkü, bir kere, Türkiye’de şahıslara ait Rum malları epeyce azalmış durumdadır; ama daha da önemlisi, Büyükada’daki son yetimhane binası örneğinde de görüldüğü gibi, kamuoyunun ilgisini celbeden büyük mülklerin çoğunluğu cemaat mülkleridir bugün. En azından kamuoyuna yansıyan davalar, daha çok bu büyük cemaat mülklerinin tasarrufuyla ilgili davalardır. Daha önemsiz ve marjinal kalmalarına rağmen, ben bu konuşmamda şahıs mülklerine dikkat çekmek istiyorum, çünkü bunların durumunun halihazırdaki cemaat-devlet ilişkisini daha kestirmeden ortaya serdiği kanaatindeyim.
Cemaat mülkleriyle şahıs mülklerinin Cumhuriyet dönemi boyunca benzer bir akıbete mahkum olduğu açık. Her iki kategori mülkün de T.C. hükümetleri ve yetkilileri tarafından, konjonktüre göre bazen açıkça, bazen de üstü kapalı şekilde sınırlandırıldığını ve zaman zaman düpedüz el konulduğunu ve bu eğilimin günümüzde de devam ettiğini biliyoruz. Ancak bu sınırlama ve el koyma sürecinde devlet ve kamu kurumlarının başvurduğu yöntemler, argümanlar ve gerekçeler hayli farklı olabiliyor.
Bu farkı görmek için, cemaat vakıflarının mülkiyet haklarının ünlü 36 beyannamesi ile nasıl daraltıldığını hatırlamak gerekir. Bilindiği gibi aslen yalnızca gayrımüslim vakıflarını değil, başta müslüman tarikatler olmak üzere “sivil” toplumun tüm dini unsurlarını da hedef alan bir devrim kanunu niteliğindeydi bu beyanname. Zaman içinde, “karşı-devrim” azar azar devrimi yuttu, tarikatler dirilip yükünü tuttu ve neredeyse Osmanlı döneminde olduklarından da güçlü hale geldi. Ne var ki, aynı süre içinde gayrımüslim vakıfları benzer bir gelişme göstermedikleri gibi, daha da zayıfladılar; bu arada yürürlükten kalkmadığı için 36 beyannamesi sadece onlara yönelik bir silah haline geldi ve halen de etkili bir şekilde kullanılmakta.
Rumlara ait şahsi mülklere baktığımızda ise, 36 beyannamesi gibi onları sınırlandıran veya ortadan kaldıran özel bir yasa yahut yönetmelik yok. Şahsi mülkler görünürde devrim hukukunun siyasi müdahalelerinden uzak, tamamen medeni hukukun koruması altında. Bu açıdan bakıldığında, Rumların en azından şahsi mülklerinin cemaat mülklerinin kaderini paylaşmayacağı düşünülebilir. Ama durumun tam da böyle olmadığını biliyoruz. Bu konuda kapsamlı bir örneklemeye dayalı bilimsel bir araştırma henüz yok elimizde. Ancak bizzat Rum cemaatinden mağdurların, ilgili hukukçu ve avukatların anlattıklarından, Rum mallarına devletçe el konulmasının, bu sefer ince hukuk hileleri veya doğrudan hukuk dışı zorlamalarla gerçekleştiği anlaşılıyor.
Epey yaygın olan şöyle bir örnek verilebilir: T.C. vatandaşı olan Rumların mallarını istedikleri gibi tasarruf etmelerine ve satmalarına hiçbir engel yok. Fakat mirasçıları T.C. vatandaşı değil de Yunanistan vatandaşıysa, ya mahkeme ya tapu kapısında elleri kolları bağlanıyor. Kağıt üzerinde, bazı ara dönemler hariç, onların ellerini kollarını bağlayan bir yasa maddesi yok aslında. Fakat Türk mahkemeleri, “yukarı”dan (Yargıtay, Dışişleri, “Azınlıklar Tali komisyonu” vs.) gelen bir takım talimat, telkin ve hatta “gizli yönetmelikler” sonucu, Yunan uyrukluların açtıkları veraset davalarını reddedebiliyor, yahut bizzat Yunan mahkemelerinden gelen veraset ilamlarını tenfiz etmekten kaçınabiliyor. Gerekçe bulmakta güçlük çeken hakimleri bile zaman zaman bıktırdığı anlaşılan bu türden hukuk zorlamaları sonucu, mirasçılarının var olduğu biline biline, bazı gayrımenkuller gaiplik hükmüyle hazineye devrolunabiliyor. Hatta bazı durumlarda maliye, 10 yıllık olağan kayyum süresini bile beklemeden, sözkonusu taşınmazları yangından mal kaçırırcasına ihaleyle satışa çıkarmakta bir beis görmüyor. Tabii bu tür uygulamalar, dönemine göre değişebiliyor. Örneğin Rum mallarının satışı önündeki çeşitli engeller, Özal iktidarının belirli bir aşamasında gevşetilmiş ve kısmen kaldırılmıştı. Ama Özal’dan sonra tekrar kondu.
Bu tatsız ve çapraşık işlere ilişkin şikayet ve eleştiriler kendilerine iletildiğinde, Türk yetkililerin gerekçeleri genelde iki türlü oluyor. İlki, tüm gerçekliği hukukla sınırlayan içi boş bir inkar çabasına dayanıyor: Türkiye’de nasıl rüşvet ve işkence yoksa, böyle uygulamalar da yoktur, çünkü bunların hiçbirinin yasalarda yeri yoktur! Sözkonusu uygulamaların varlığının kısmen ya da yarım ağızla kabul edildiği hallerde ise, gene hukuki sayılabilecek, ancak incir kabuğunu doldurmayan açıklamalarla da karşılaşmak mümkün tabii. Örneğin, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde önemli mevkilerde bulunmuş bir yetkilinin, yukarıda sözünü ettiğimiz verasetle ilgili zorlamaların, bu alanda sık sık rastlanan sahtekarlıklara karşı kaçınılmaz bir önlemler dizisi olarak ortaya çıktığını savunduğunu hatırlıyorum.
Yetkililerin siyasi türden gerekçeleri ise, kulağımıza hiç yabancı değil: şu meşhur mütekabiliyet meselesi. Uluslararası mütekabiliyet ilkesi olumsuz yönde işletildiği zaman, normalde yabancı bir ülkenin uyruklarına karşı işletilen bir ilkedir. Türkiye’de ise bu ilke ne yazık ki kendi vatandaşlarını rehin alma anlamına geliyor. Onun için Türk yetkililer, sözkonusu uygulamaları Yunanistan’da Batı Trakya Türklerinin maruz kaldığı benzer uygulamalarla gerekçelendirmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. Kendi yanlışını başkasının yanlışı ile meşrulaştırmaktaki temel sakatlık ortada.
Ancak Yunanistan’daki gerçek durumu bilmek de ayrıca önemli. Daha bundan on yıl kadar önce, hukuk profesörü Yunanlı bir arkadaşım, bana Batı Trakya Türklerinin mülkleriyle ilgili onlarca veraset ilamı ve mahkeme tutanağından oluşan bir örnekler buketi göndermiş ve ülkesinde azınlık mülkleri üzerindeki saçma kısıtlamaların yavaş yavaş kalktığını, en azından Türkiye’deki emsalleriyle simetrik olmaktan çıktığını belirtmişti. Bu doğrultuda daha köklü ve sistematik bir araştırmaya gerçekten ihtiyaç var ve eğer böyle bir araştırma profesör arkadaşımın izlenimlerini doğrularsa, Türk yetkililerin bugün hala yanlış yere kullandıkları o gerekçenin de tamamen boşlukta kalacağı muhakkak.
Sonuç olarak, Türkiye’deki Rumların sadece şahsi mallarının akıbetine bakarak daha da açık bir şekilde görüyoruz ki, T.C. devletinin öncelikli derdi Rum cemaatinin şu veya bu kurumunun hukuki statüsü falan değil(bazı vakıfların ve bizzat Patrikhane’nin de “tüzel kişiliği”nin olmaması gibi, örneğin). Tüm idari tavır ve tasarruflar, esas derdin Rumlara kendi mallarını yar etmemek noktasında düğümlendiğini gösteriyor. Hem bazen, traji-komik çelişkilere düşmek pahasına da olsa. Traji-komik, çünkü bu memleketten gitmesi, göçmesi ve hatta hiçbir iz ve anı bırakmaması istenen eğer Rumlarsa, malını mülkünü satarak bu memleketle son maddi bağlarını koparmalarına müsaade edilmeyenler de gene aynı Rumlar!
Artık iyice seyrekleşmiş olmasına rağmen arada hala duyageldiğimiz “ekonomik” gerekçelerin ise tamamen anlamsızlaştığı ortada. Türkiye’nin bundan yarım yüzyıl önceki yoksul ve kapalı ekonomisinde Rum mallarının belki ciddiye alınır bir hacmi vardı, ama bugün bu malların (Gökçeada ve Bozcaada’dakileri de katarak!) hepsini toplasanız geçenlerde Ege denizine düşen tek bir savaş uçağının satış bedelini bulmaz. Kaldı ki, “Türk parasını koruma kanunu”nun tedavülden kalktığı ve milyarlarca dolarlık sıcak paranın dakika başı bir ülkeden öbürüne sıçrayabildiği günümüzde, azınlık gayrımenkullerinin satışından kaynaklanan paraları ülkede tutma kaygısı, hiç kimsenin ciddiyetle taşıyabileceği bir şey değildir.
O halde, gerekçeleri bu kadar olmayan veya zayıf olan bir sorunun böyle inatçı bir varlık göstermesi nasıl açıklanabilir? Tabiatıyla ilk akla gelen neden, Türkiye’de aynı derecede inatçı bir ideoloji olan milliyetçiliğin ve zenofobinin varlığıdır. Yalnız unutmamak gerekir ki, bir cemaati cemaat yapan hak ve özgürlükler, salt mülkiyet haklarından oluşmaz. Mülkiyet haklarından önce, yaşam hakkı vardır, ifade hakkı vardır, seçme ve seçilme hakkı, istisnasız her mevkide iş ve istihdam hakkı, seyahat hakkı vardır. Milliyetçilik ve onun getirdiği ayrımcılık, Rum cemaatinin bu haklarının kırpılmasında elbette belirleyicidir; fakat Rum mülkleriyle ilgili sorunda, tüm olumsuzlukları Türk milliyetçiliğinin etkileriyle açıklamak tabloyu bütün boyutlarıyla görmemizi engelleyebilir. Kanımca burada sorunun kaynağı, Türk milliyetçiliğinin olumsuz etkilerinin yanısıra, Türkiye’de kamu yönetiminin zaafiyetlerinde ve bunun da ötesinde, bir takım kurumların hala olgunlaşamamış olmasında aranmalıdır. Bu kurumların başında da mülkiyet kurumu, daha özgül olarak da özel mülkiyet kurumu gelir.
İlk bakışta, bu vurgum yersiz görünebilir. Zira Türkiye uzunca bir zamandır iyi kötü kapitalist bir ülkedir. Kapitalist bir ülkede öncelikle gelişen kurumun özel mülkiyet kurumu olduğu, Türkiye’de de özel mülkiyet kurumunun diğer bütün kurumlardan önce yeşerdiği ve hepsine baskın çıktığı düşünülebilir. Hatta özellikle bazı sosyalist dostlarımızın varsaydığı gibi, Türkiye’de en vazgeçilmez insan haklarının geri kalmasının temelinde, mülkiyet haklarının bunlar aleyhine aşırı gelişmiş olmasının yattığı da savunulabilir. Hiç de yabana atılmayacak pek çok doğru tarafı olmakla beraber, bu varsayımın özellikle Türkiye bağlamında daha fazla sorgulanmasında yarar görüyorum. Zira Türkiye’de özel mülkiyetin temelsiz bir gecekondu görüntüsü taşıdığı ve ülkedeki diğer bireysel hakların zaafiyetinin de bu temelsizlikte yattığını gösteren hayli emare mevcut.
Bu tartışmanın yeri elbette burası değil. Ancak konumuzla bağlantılı olarak şu kısa hatırlatmada bulunmak isterim. Cumhuriyet dönemi boyunca özel mülklere devletçe el konması, düpedüz gaspedilmesi yalnızca Rum, Ermeni ve Musevi cemaatlerinin maruz kaldığı bir durum değildir. Daha az dramatik ve acılı olmakla birlikte, hiçbir kamulaştırma hukukuna girmeyen çeşitli el koyma örneklerine milliyetçilik ve etnik düşmanlıkların bulaşmadığı bambaşka alanlarda da rastlanır. Mesela kırsal kesimde, sosyal içeriği haklı olsun olmasın, devletin önce köylüye resmen—“iskanen”—dağıtıp sonra el koyduğu bir sürü mülk ve arazi vardır. Şimdi bunların bir kısmının tekrar eski sahiplerine iadesi söz konusudur. Sözgelimi, son yıllarda Türk kamuoyunun gündeminde bulunan 2-b yasasının az bilinen bir yönünü de bu iade konusu oluşturmaktadır. Bilindiği gibi, bu yasa kamuoyunda orman arazilerinin bu arazileri işgal etmiş olan açıkgözlere, yani şagillerine ve gaspçılarına satışı ile anılmaktadır. Ne var ki bu gaspçılar arasında bu arazilerin eski yasal sahipleri de bulunmaktadır. Çok çetrefilli ve aslında tamamen arapsaçına dönmüş bir durumdur bu. Şu bir gerçek ki, genel nüfus oranına vurulduğu zaman, köylüsünden gecekonducusuna, işadamından politikacısına dek, Türkiye’deki “gaspçı” sayısı haddinden fazladır; ama biraz kurcalandığında, bunun başlıca nedeninin bizzat devletin kendisinin gaspçı niteliklerinden ve politikalarından kaynaklandığı görülür.
Sözümü bitirirken, şu hususun altını çizmekte fayda görüyorum: Türkiye’de Rum cemaatinin ve daha genel olarak tüm gayrımüslim cemaatlerin, hatta bunların da ötesinde, ister hıristiyan, ister musevi ister müslüman olsun, tüm fiili azınlık cemaatlerinin rahata kavuşması, mülkiyet hakları da dahil olmak üzere ülkedeki bireysel ve toplumsal hakların genel seviyesinin yükselmesine bağlıdır. Milliyetçilik ve heterojen kültür düşmanlığının “makul” bir doza inmesi ve o dozda kalması da, nihayetinde bu seviyenin yükselmesine bağlıdır.
Adnan Ekşigil
Etiketler: greece, greek, istanbul, patriarchate, politics, private property, property, real estate, Religion, Turkey