Geçenlerde (23 Eylül 1994) Karl Popper’in ölümü vesilesiyle Milliyet‘teki köşesinde yazdığı bir yazıda Taha Akyol, ünlü filozofu övmek için, bir başka ünlü filozof olan Paul Feyerabend’i yermekten kendini alamamış. Yazısını da, “bilimde kuralsızlığı savunan Feyerabend gibi şarlatanlara karşı… eleştirel aklın ve insan iradesinin özgürlüğünün zaferi” olduğunu söylediği Popper’i anarak bitirmiş.
“Eleştirel aklın” zaferi değilse de bir şampiyonu olduğu muhakkak Popper’in. Bu niteliğiyle de, yüceltilmesi çok doğal. Fakat Feyerabend’in “şarlatanlığı”na ne demeli? Hem tam da Popper’le karşılaştırıldığı bir noktada? Tuhaf bir değerlendirme doğrusu. Hele bu değerlendirmede bulunan, bizzat bir gazeteciyse… Ve hele bu gazeteci, bir de köşe yazarıysa… Çünkü köşe yazarı dediğimiz, “kamu çıkarları”nın, hatta bunun da ötesinde, “toplum vicdanı”nın tercümanı sayılır. Köşe yazarının meşruiyeti, dahil bulunabileceği ( ve genellikle de dahil bulunmadığı) herhangi bir uzmanlık alanından değil, bu tercümanlık sıfatından kaynaklanır. Eğer bu tanım doğruysa, Taha Akyol gibi bir köşe yazarının, Feyerabend’i yermesi değil övmesi, hem Popper’den de çok övmesi, hatta sırası geldiğinde Popper’e karşı övmesi beklenir. Zira Feyerabend, bilim başta olmak üzere tüm uzmanlık alanlarının ve bu alanların öngördüğü tüm yabancılaştırıcı faaliyetlerin kamu çıkarları tarafından sınırlandırılmasının, toplumsal ve demokratik değerler tarafından denetlenmesinin yılmaz bir savunucusudur. Köşe yazarlığının, hemen her alanda anlamlı bir şekilde konuşma yetkisini, inandırıcılığını ve hatta düpedüz kendi varlık nedenini, Popper gibi elitist bir düşünürden çok böyle bir savunucuda araması ve bulması çok daha uygundur.
Ayrıca, herşey bir yana, salt Popper’in daha etraflı bir biçimde kavranması için de çok uygun, hatta vazgeçilmez bir kaynaktır Feyerabend. Zira o da, Popper gibi yetkin bir bilim felsefecisidir. Üstüne üstlük, hatırısayılır bir bilim tarihçiliği de vardır Feyerabend’in. Bu nedenlerle Popper’e yönelik en ciddi ve hırpalayıcı eleştiriler de (yakın arkadaşı Imre Lakatos ile birlikte) ondan gelmiştir. Bu eleştirileri dikkate almadan Popper’i perspektif içine oturtmak imkânsızdır bugün.
Feyerabend’in herhalde birçok insan için en rahatsız edici yanı, düşünce planında güvenli ortamların oluşmasına pek fırsat vermemesidir. Örneğin, ussallığın bilimin, bilimin de özgür bir toplumun zemini, dahası garantisi olduğuna dair Popper’in tereddütsüz benimsediği bir inancı reddetmesi, bilimi de ideolojilerin karşısında değil içlerinde, aralarında varolan herhangi bir tür olarak algılayıp görecelileştirmesi, buna bağlı olarak da “aykırı” politikalar önermesi (gerçek bir laiklik yönünde, tıpkı din gibi bilimin de devletten ayrılması gibi, örneğin) herkesçe yenilir yutulur lokmalar değildir.
Ne var ki, kör bir kuşkuculuğun, kemiksiz bir görececiliğin, sorumsuz bir nihilizmin insanı değildir Feyerabend. Akyol’un söylediğinin tersine, bilimde kuralsızlığı savunmaz. Savunduğu bir kuralsızlık varsa o, olsa olsa bilimin değil bilim felsefesinin (epistemolojinin) yetersizliği hatta imkânsızlığı ile ilgilidir. Feyerabend’e göre bilim felsefesi, bilimsel etkinliği hiçbir zaman hakkıyla resmedemez, çünkü bu etkinlik felsefenin öngörebileceğinden ve yakalayabileceğinden daima daha zengin ve karmaşıktır. Bilimsel pratikte gözlemlenebilen kurallar genel bir felsefeye zemin olacak şekilde mutlaklaştırılmaya, evrenselleştirilmeye gelmez, yani evcilleştirilemez. Feyerabend’in Popper’e yönelttiği eleştirilerden biri de budur: Popper, bilim felsefesiyle neredeyse yaşıt olan pozitivizme oranla gerçeğe çok daha yakın ve çok daha ikna edici bir bilim tablosu ortaya koymuş olabilir, ama son tahlilde bu tablo da bir karikatür olmaktan ileriye gitmez. Çünkü “bilimsel keşfin mantığı”, Popper’in sandığının aksine, “mantık” ve “eleştiri”den ibaret olmayıp, dedikodu, sansür, tarih, politika gibi bir yığın başka “pürüzlü” öğeyi de içerir. Kısacası, bilim felsefesinin varabileceği belki de tek mutlak ve evrensel yargı, bilim felsefesinin mümkün olmadığı yargısıdır. Her yenilenişinde daha incelmiş ve süzülmüş mitler yaratmaktan başka bir işe yaramayan bilim felsefesi, bilimsel pratiğe fayda yerine zarar getirir. Ve bu zarar sonuçta, toplum geneline de yansır.
Feyerabend’in söyledikleri, bazı bilim felsefecilerini kızdırabilir; ama işlevlerinin bilincinde olan köşe yazarlarını kızdırmak şöyle dursun, onlara güçlü bir esin kaynağı olabileceği kanısındayım. Akyol’un kızgınlığını da, Feyerabend’i iyi bilmemesine bağlıyorum. Popper, eğer Akyol’un ufkunu açmışsa, Feyerabend bu ufku iyice genişletebilir. Akyol’un da, Feyerabend’in hiç değilse dilimizde yayınlanmış bazı temel eserlerine yakından göz atma zahmetine katlandığı takdirde bunu farkedeceğini sanıyorum. “Zahmet” demek de yanlış, çünkü neredeyse bir eğlencedir üstelik bu.
Adnan Ekşigil
(Bu makale, 27 Aralık 1994 tarihinde Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınlanmıştır.)
Etiketler: bilim felsefesi, epistemoloji, gazeteci, kamu çıkarları, köşe yazarlığı, mantık, Milliyet Gazetesi, pozitivizm, Taha Akyol, toplum vicdanı, Yeni Yüzyıl Gazetesi